Sürekli yer değiştiren bir toplum nasıl bu kadar düzenli olabilir?
Konargöçerlik başıboş dolaşmak değildir: iki sabit nokta arasında, mevsime bağlı, yılda iki kez yapılan planlı bir hareket. Bu ünitede o düzenin bütün ayrıntılarını okuyacağız — çadırın içindeki eşyanın yerinden ordunun kuruluşuna, pastırmanın icadından hapishanenin neden olmadığına kadar. Ve ısrarla vurgulanan şeyi göreceğiz: bu yaşam tarzı bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihti.
Bu ayrım ünitenin ilk paragrafında yapılır ve ünitenin geri kalanı bu ayrımın üzerine kurulur. Ezberleme, farkı gör: göçebede sabit nokta yoktur, konargöçerde iki sabit nokta vardır.
Tanımlar birebir şöyle: “Hayvan sürülerini otlatmak ve geçici yerleşimler kurmak amacıyla düzenli olarak yer değiştiren topluluklara göçebe, mevsime bağlı olarak iki bölge (yaylak ve kışlak) arasında gidip gelen topluluklara ise konargöçer denir.”
Terimin ilk kaydı tarih ve yer verilerek belgelenir: “‘Konargöçer’ terimi ilk kez Moğolistan’daki Uygur Devleti’nin (745-840) ikinci hükümdarı Moyun Çor (747-759) tarafından VIII. yüzyıl ortalarında yazdırılan ve diktirilen Uygurlara ait Tariat (Terhin) kitabesinin batı yüzünde ‘konar köçer’ şeklinde geçmektedir.” Kitabe 753 tarihlidir ve Moğolistan Ulusal Müzesi’ndedir.
“Dört taraftaki halklar (benim) işimi gücümü görürler. Düşmanım bölünüp yok oldu. Ötüken ülkesi (ve) çevresi, ikisi arasında tarlalarım; Sekiz Selenge, Orkun, Togla, Sebintürdü, Kargu (ve) Burgu yerlerimde (ve) sularımda konar-göçerim.”
Metinde dikkat çeken şey, sayılan yer ve su adlarının çokluğudur: hükümdar bir noktayı değil, bir güzergâhı sahiplenir. Konargöçerlikte vatan bir nokta değil, bir yoldur.
Ziya Gökalp’in aktardığı bir diyalog bunu çok açık bir biçimde gösterir. Bilge Kağan kayınbabasına “bir şehir kurarak, milletiyle birlikte orada yaşayacağını” söyler. Kayınbabasının cevabı şudur: “Şehirde veya köyde yaşamak bizim işimize gelmez. Şimdiye kadar hür ve bağımsız kalabilmemiz göçebelik [konargöçerlik] sayesindedir. Göçebe [konargöçer] olduğumuz için, istediğimiz dakikada Çin’e akın ve yağma yapabiliriz. Çinliler durumu öğrenip, savaş hazırlıklarına başlayıncaya kadar, biz işimizi bitirir, aile çadırlarımızla birlikte Çinlilerin yetişemeyeceği uzak bölgelere çekilmiş oluruz. Böylece Çinliler, isterlerse beş yüz binlik, hatta bir milyonluk askerle üzerimize gelsinler, bize hiçbir şey yapamazlar.”
Yani konargöçerlik bir askerî ve siyasi strateji olarak da savunuluyor. Sınavda “Türkler şehir kuramadıkları için göçebe kaldı” gibi bir ifade görürsen bu metni hatırla.
Sebep tek cümlede toplanır: Türk boyları “geçimlerini hayvancılıkla sağladıkları ve hayvanlarını aşırı sıcak ve soğuktan korumaya çalıştıkları için yılda iki kez yaylak ve kışlaklar arasında gidip gelmek zorunda kalmıştır.”
Göçün diğer sebepleri de sayılır: karasal iklim koşulları, otlakların azlığı, boylar arasındaki mücadeleler, hayvanların hastalanması ya da iç çekişmeler. Bu yaylak ve kışlaklar Türkistan coğrafyasından Anadolu, İran ve Balkanlara kadar farklı alanlara yayılmıştır.
Şema ölçekli harita değildir. Ders kitabının haritası (MÖ VIII. yüzyıl - MS VII. yüzyıl) Asya Hun Devleti, Avrupa Hun Devleti, Ak Hun Devleti ve İskitler (Sakalar) ile Çin Seddi’ni gösterir; şehirler arasında Buhara, Semerkant, Kâşgar, Yarkent, Turfan, Hoten, Ötüken ve Karakurum vardır.
Konargöçer toplumlarda “yılın, ayın ve günün alt dilimlerini ölçmek ve hava durumunun nasıl olacağını kestirmek”in büyük önem taşıdığını söyler. Teknolojik aletler olmadığı için bu toplumlar hayvanların, gök cisimlerinin ve bitkilerin alışılmışın dışındaki hareketlerine bakarak tahmin yapmıştır. İki örnek: Safranbolu’da ayva çiçeği çok açarsa kış ayının sert geçeceğine inanılır; Kazak Türkleri büğelek hayvanının atın sağrısında olması hâlinde havaların soğuk, yelesinde olması hâlinde fırtınalı olacağına inanır.
Şu fıkra da aynı fikri anlatır: bir Yörük, eşeği anırınca “saat on oldu” der, karnını kaşıdıktan sonra “yarın kar yağacak” der; ikisi de çıkar. Şehirli şaşırır: “Yörük’ün saati eşeği, meteorolojisi ise karnı.”
Konargöçer ekonomisinde tek bir kaynak birden çok işi görür. Koyunun eti yenir, yününden kumaş ve halı dokunur, artan yün satılıp aile ekonomisine katkı sağlar. Atın sütünden kımız yapılır, sırtına binilir, savaşta kullanılır.
Bir at türü ayrı bir görselle tanıtılır: “Ahal teke, Türkistan coğrafyasında yetiştirilen bir at türüdür. Hızı, dayanıklılığı, zekâsı ve parlak metalik bir renge sahip olmasıyla diğer at türlerinden ayrılan bu at, ‘altın at’ olarak da bilinir.” Atla ilgili genel cümle de şudur: “Türkler için at, bozkır yaşamının en önemli unsurudur. Atlar, binek hayvanı, savaş aracı olarak da kullanılmıştır.”
Çadırın içi oda oda anlatılır; bu ayrıntılar sınavda doğrudan sorulabilir.
Çadırın ortasında “korluk” adı verilen bir ocak ve bu ocağın bacası bulunur. Yemeklerin pişirilmesi ve çadırın ısıtılması bu ocak vasıtasıyla sağlanır.
Çadır girişinin sol tarafında koşum takımları, sağ tarafında ise yiyecek deposu bulunur. Yer belli olduğu için karanlıkta bile aranmaz.
Zemin halı ve kilimlerle kaplıdır; dışı kalın keçelerle örtülüdür. Bu keçeler kışın soğuğu, yazın ise sıcağı geçirmeyecek şekilde dokunmuştur — tek örtü iki mevsime birden çalışır.
İçeride oturmak için minderler bulunur; misafirler tahtadan yapılmış, kerevet adı verilen sedirlere oturtulur. Yemekler genellikle yer sofrasında yenir. Geceleri minderler kaldırılır, yerine yataklar açılır. Depolanacak eşyalar tahta sandıklarda muhafaza edilir.
Özet cümle şudur: “Eski Türkler oturma, dinlenme, yatma, yemek pişirme gibi faaliyetlerinin tamamını çadırların içinde gerçekleştirir.” Tek mekân, gün içinde birkaç kez işlev değiştirir.
“Türkistan’da yaşayan konargöçer Türklerde özellikle Asya Hun Devleti Dönemi’nden itibaren ev formunda arabalar görülmeye başlanmıştır. Keçe bir çadırın araba üzerine yerleştirilmesiyle elde edilen bu form sayesinde insanlar, göç ederken evlerini de yanlarında götürme imkânı bulmuştur.” Pazırık Kurganı’ndan çıkarılan büyük tören arabası MÖ VI-IV. yüzyıllara aittir (Hermitage Müzesi, Petersburg).
Ayrıca şu dönemlerde Türklerin demir madenini işledikleri, dört tekerlekli araba yaptıkları, keçeden yapılmış çadırlarda yaşadıkları ve giysilerinde koyun yününden üretilmiş kumaşlar kullandıkları tespitini yapar.
Bu yapı beş basamaklıdır ve her basamak bir öncekinin birleşmesiyle oluşur: ailelerin birleşmesiyle sülale, sülalelerin birleşmesiyle kabile, kabilelerin birleşmesiyle boy, boyların birleşmesiyle de devlet.
En alttaki basamak da tanımlanır: “Konargöçer Türklerde en önemli toplum birimi ailedir. Türk aileleri genellikle anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile biçimindedir.” Ve merdivenin işlevini söyler: “Aileden başlayıp devlete kadar uzanan toplumsal yapılar, Türklerin bir arada kalmasını ve güçlenmesini sağlamıştır.”
Oğuzname’den aktarılan bu anlatı, merdivenin neden işe yaradığını bir deneyle gösterir: “Oğuz Kağan yaşlanınca vasiyetini açıklamak için tüm çocuklarının katıldığı bir toy toplamış ve oğullarına ‘biriniz bir ok verin’ dedi ve aldı eliyle kırdı. Sonra ikisine döndü ‘iki ok verin’ dedi ve aldı kırdı ve üçünden birer ok istedi ve dizine vurup kırdı; ve altısından birer ok istedi dizine vurup kıramadı. (…) Hepsini iple ortadan bağladı, ellerine verdi ve şöyle söyledi: ‘kıramazsınız’. Şöyle devam etti: ‘işbu örnek gereğince birlik olun birbirinize uyun ve Gün han ola.’”
Toy ayrıca tanımlanır: kurultay sonrası yapılan “ziyafet, şölen, şenlik” anlamındadır. Yani karar kurultayda alınır, toy o kararın paylaşıldığı yerdir.
İki cümle bütün askerî düzeni verir: “Türk topluluklarında sınıfsal bir ayrım yapılmamış, eli silah tutan herkes asker kabul edilmiştir.” ve “Konargöçer yaşam tarzı nedeniyle daha cesur, sabırlı, disiplinli ve teşkilatçı bir karaktere sahip olan Türkler, hızlı ve birlikte hareket etme becerisi de kazanmıştır.”
Eğitim çocuklukta başlar: “Çocukken koyunların sırtında gezdirilen, biraz büyüdüklerinde ise ata binmekte ustalaşan Türkler, okçulukta da önemli başarılara imza atmıştır.” Kendilerini geliştirmek için cirit, gülle ve lobut atmışlar; güreş yapmışlar; gökbörü ve çevgân oynamışlardır.
Kağanlar kıl ve keçeden yapılmış çadırlarda aileleriyle yaşamış, oba halkını koruyup gözetmenin çok önemli bir görev olduğu bilinciyle hareket etmiştir. Aşağıda Orhun Yazıtları’ndan Bilge Kağan’ın sözleri var: halkın önceki hâlini anlatan kelimeleri bir türle, kağanın getirdiği hâli anlatanları öteki türle işaretle.
Orhun Yazıtları’ndaki “Ey Türk bodunu, devletini ve töreni kim bozabilir?” ifadesi, Göktürklerin töreye verdiği önemi gösterir. Devamı da şöyledir: “Konargöçer Türklerde suç işleyenlere verilen cezalar katı ve töreye uygundur. Dinamik ve süratli yaşam tarzları sebebiyle hapishaneleri yoktur. Adam öldürmenin, ordudan kaçmanın, vatana ihanet etmenin cezası ölümdür.”
Bir başka metin bunun gerekçesini açıkça verir: “Hapis cezası yalnız 10 güne kadar verilir; böylece devletin sınırları içindeki hükümlülerin sayısı çok azdır. Devlet göçebe olduğu için sürekli hapishaneler kurulması istenmemiştir.” Yani hapishanenin olmaması bir eksiklik değil, yaşam tarzının doğrudan sonucudur. (Bilge Kağan Yazıtı, 732, Orhun Vadisi, Moğolistan.)
Konargöçer mutfağının ve giyiminin tek ortak ölçütü vardır: taşınabilirlik ve dayanıklılık. Pastırmanın icadı bunun en iyi örneğidir.
Şu metin, kelimenin kökeninden yayılışına kadar her şeyi anlatır: “Pastırma, etin uzun süre dayanabilmesi amacıyla kullanılan bir saklama yöntemidir. Türkçe bir isim olan Pastırma kelime anlamı itibariyle basmak anlamına gelen ‘bastırmak’ fiilinden türemiştir. İlk kez Türkistan Türkleri tarafından üretilen pastırma, göçebeliğin bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Pastırmanın, Orta Çağ’da Avrupa’ya akın eden Hun ve Oğuz Türkleri tarafından yiyecek maddesi olarak tüketildiği ve Selçuklular tarafından Anadolu’ya getirildiği bilinmektedir.”
Nasıl yapıldığı da şaşırtıcıdır: “Atın eğeri altında saklanan et yol boyunca eğer ve diğer düzeneklerle sıkışmakta ve terleyen atın tuzu ile de birleşerek pastırma hâlini almaktadır.” Yani yolculuğun kendisi bir mutfak aletine dönüşüyor: pastırma özellikle akınlara giden askerlerin beslenme ihtiyacını karşılıyordu.
“Türkler; ton (don) adını verdikleri giysilerini kuzu, koyun, sığır ve tilki derisinden ya da koyun, keçi ve deve yününden imal etmiştir. Ayrıca kumaş dokumak için de keten ve kendir bitkisi yetiştirmiştir. Romalılar, keten gömlekleri ilk kez Avrupa Hunlarında görmüştür. Genellikle pantolon, ceket, deri çizme veya çarık giyen konargöçer Türkler, başlarına börk adı verilen başlıklar takmıştır.”
Buradaki küçük ama önemli ayrıntı şudur: konargöçer bir toplum yalnızca hayvancılıkla geçinmez; kumaş için keten ve kendir de yetiştirir. Yani sınırlı da olsa tarım yapılır.
“Türklerin Anadolu’ya gelişi XI. yüzyılda başlamıştır. Günümüzde daha çok Akdeniz Bölgesi’ndeki yaylalarda yaşayan konargöçer Türklere ‘Yörük’ adı verilir. Sarıkeçili Yörükleri, Anadolu’da konargöçer yaşam kültürünü devam ettiren son Türk topluluklarından biridir.” Bir başka metin adlandırmayı açıklar: “Büyük Selçuklu Devleti’nin siyaseti sonucunda, göçle birlikte Anadolu’ya gelen ve buralarda yerleşik yaşama geçirilen Türkler, yerleştirildikleri coğrafyaya göre isimlendirilmişlerdir. Ancak genel anlamda göçer Türk kabileleri, Türkmen ve Yörük isimleriyle bilinmektedirler.”
Günümüz Safranbolu Yazıköy Yörüklerinin özellikleri ayrı bir bilgi görselinde verilir. Aşağıdaki özelliklerden hangisi Türkistan’daki eski konargöçer düzene, hangisi günümüz Yörüklerine ait?
İnsanlar arası ilişkiler büyük ölçüde bireyselleşmiştir. Büyükşehir kültürü hâkimdir ve okuma yazma oranı yüksektir. Evlilikler yakın çevre içinden yapılmaktadır. Düğün, cenaze, şenlik gibi tören ve etkinliklerde bir araya gelinmektedir. Özel mülkiyet yaygınlaşmıştır. Kadın emeği ve görünürlüğü ön plandadır. Konut olarak kara çadırlar ve konak adı verilen evler kullanılmaktadır.
Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği azalmıştır. Tahıl üretimi neredeyse hiç görülmemektedir. Geçimlerini genellikle sebze yetiştiriciliğinden, ev yapımı ürünlerden ve turizmden sağlamaktadırlar.
Tarhana, erişte, gözleme, ak buğday keşkeği gibi yöresel yemekler tüketilmektedir. Geleneksel giyim kuşam terk edilmiştir. Düğün eğlenceleri genellikle seğmenler tarafından yapılmaktadır.
Karşılaştırınca ortaya çıkan sonuç önemlidir: konargöçerliğin ekonomik temeli (hayvancılık) büyük ölçüde çözülmüştür, ama toplumsal bağları (törenlerde bir araya gelme) ve mutfağı sürmektedir. Bu örnekte görülen şey şu: yaşam tarzının ekonomik temeli, kültürel izlerinden daha hızlı çözülmüş. Başka bölgelerde aynı sıra izlenir mi, bunu ancak başka örnekleri de karşılaştırarak söyleyebilirsin.
Karışık sırayla gelen kavramı, eşyayı ya da yiyeceği doğru kutuya yerleştir. Her cevaptan sonra açıklama hemen çıkar.
Göçebe ile konargöçer ayrımı, Tariat Kitabesi, yaylak-kışlak düzeni, konargöçer ekonomisi ve çadır düzeni, toplumsal yapı, töre ve günümüz Yörükleri üzerine test.
Göçebe: hayvan sürülerini otlatmak ve geçici yerleşimler kurmak amacıyla düzenli olarak yer değiştiren topluluklar. Konargöçer: mevsime bağlı olarak iki bölge (yaylak ve kışlak) arasında gidip gelen topluluklar. Türkler yerleşik hayata geçmeden önce konargöçer yaşam tarzını benimsemiştir.
“Konargöçer” terimi ilk kez burada geçer. Moğolistan’daki Uygur Devleti’nin (745-840) ikinci hükümdarı Moyun Çor (747-759) tarafından VIII. yüzyıl ortalarında yazdırılıp diktirilmiştir; terim kitabenin batı yüzünde “konar köçer” şeklindedir. Kitabe 753 tarihlidir, Moğolistan Ulusal Müzesi’ndedir.
Temel sebep: geçim hayvancılığa dayanır ve hayvanları aşırı sıcak ve soğuktan korumak gerekir — bu yüzden yılda iki kez göç edilir. Diğer sebepler: karasal iklim koşulları, otlakların azlığı, boylar arasındaki mücadeleler, hayvanların hastalanması, iç çekişmeler. Yaylak ve kışlaklar Türkistan’dan Anadolu, İran ve Balkanlara kadar yayılmıştır.
Kaynaklara göre MÖ 1200’lerde Kimmerler, MÖ 800’lerde İskitler (Sakalar), MÖ 400’lerde Sarmatlar ve MÖ 220’lerde Hun Türkleri Türkistan’da konargöçer olarak yaşam sürmüştür. Bu dönemlerde Türklerin demir madenini işledikleri, dört tekerlekli araba yaptıkları, keçeden yapılmış çadırlarda yaşadıkları ve koyun yününden kumaş kullandıkları tespit edilmiştir.
Geçim genellikle hayvancılık: at, koyun, deve, sığır. At bozkır yaşamının en önemli unsurudur; binek hayvanı ve savaş aracıdır. Ahal teke Türkistan’da yetiştirilen bir at türüdür, “altın at” olarak da bilinir. Koyun yünü kumaş ve halı için; artan yün satılıp aile ekonomisine katkı sağlar. Hayvancılık dışında dokumacılık, demircilik ve ticaret; demirden eşya satılarak pirinç, hububat ve ipek kumaş alınır.
Ortada “korluk” adı verilen ocak ve bacası — yemek pişirme ve ısınma. Girişin solunda koşum takımları, sağında yiyecek deposu. Zemin halı ve kilimlerle kaplı, dışı kalın keçelerle örtülü (kışın soğuğu, yazın sıcağı geçirmez). Oturmak için minderler, misafirler için tahtadan kerevet adlı sedirler; yemek yer sofrasında. Geceleri minderler kaldırılır, yataklar açılır; eşyalar tahta sandıklarda saklanır.
En önemli birim ailedir; genellikle anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile. Merdiven: aile → sülale → kabile → boy → devlet. Türk topluluklarında sınıfsal ayrım yapılmamış, eli silah tutan herkes asker kabul edilmiştir. Toy: kurultay sonrası yapılan ziyafet, şölen, şenlik. Oğuz Kağan’ın ok kırma anlatısı birliğin dersidir: tek ok kırılır, bağlı oklar kırılmaz.
Konargöçerlik cesur, sabırlı, disiplinli ve teşkilatçı bir karakter ile hızlı ve birlikte hareket etme becerisi kazandırmıştır. Çocuklar koyunların sırtında gezdirilir, büyüyünce ata binmekte ustalaşır, okçulukta başarı gösterirler. Spor ve talim: cirit, gülle ve lobut atma, güreş, gökbörü, çevgân.
Orhun Yazıtları: “Ey Türk bodunu, devletini ve töreni kim bozabilir?” Cezalar katı ve töreye uygundur. Hapishaneleri yoktur — sebebi dinamik ve süratli yaşam tarzıdır; hapis yalnız 10 güne kadar verilir ve hükümlü sayısı çok azdır. Adam öldürmenin, ordudan kaçmanın, vatana ihanet etmenin cezası ölümdür. (Bilge Kağan Yazıtı, 732, Orhun Vadisi.)
En çok et tüketilir; çeşitli tahıl ve bitkiler de yenir. En sevilen yemekler yahni ve tutmaç. Ayrıca sütlü darı, peynir, yoğurt, yağ. İçecek: kısrak sütünden kımız. Pastırma: “bastırmak” fiilinden türemiş Türkçe bir isim; ilk kez Türkistan Türkleri üretmiş; Hun ve Oğuz Türkleri Avrupa’ya taşımış, Selçuklular Anadolu’ya getirmiştir. Yapımı: atın eğeri altında saklanan et sıkışır ve terleyen atın tuzuyla birleşir.
Giysinin adı ton (don). Malzeme: kuzu, koyun, sığır ve tilki derisi ya da koyun, keçi ve deve yünü. Kumaş için keten ve kendir yetiştirilmiştir. Romalılar keten gömlekleri ilk kez Avrupa Hunlarında görmüştür. Giyim: pantolon, ceket, deri çizme veya çarık; başa börk adı verilen başlık.
Türklerin Anadolu’ya gelişi XI. yüzyılda başlamıştır. Bugün daha çok Akdeniz Bölgesi yaylalarında yaşayan konargöçer Türklere “Yörük” denir; Sarıkeçili Yörükleri bu kültürü sürdüren son topluluklardan biridir. Göçer Türk kabileleri genel olarak Türkmen ve Yörük adlarıyla bilinir. Günümüz Safranbolu Yazıköy Yörüklerinde büyükbaş hayvancılık azalmış, tahıl üretimi neredeyse kalmamış; geçim sebzecilik, ev yapımı ürünler ve turizmdir. Özel mülkiyet yaygınlaşmış, geleneksel giyim kuşam terk edilmiş, ama törenlerde bir araya gelme ve yöresel mutfak sürmektedir.