Bir toplum neyi taşıyabiliyorsa onu süsler.
Bu ünitenin tek cümlelik anahtarı budur. Yerleşik Mısırlı taşınamayan şeyi süsler: piramidin duvarını, tapınağın sütununu. Konargöçer Türk taşınabilen şeyi süsler: kemer tokasını, hançer kabzasını, at koşum takımını, halıyı. Aynı fark, günümüze kalanları da belirledi — taş kaldı, kerpiç ve tahta kayboldu, madeni eserler yeniden dökülmek üzere yağmalandı.
Bu ünitede iki kez aynı uyarı yapılır. Mezopotamya için: “bu coğrafyada taş ve ağaç bulunmadığı ve kerpiç kullanıldığı için Sümerlerin ortaya koyduğu sanat eserleri büyük ölçüde günümüze kalmamıştır.” Urartu için: “Urartu sanatında üç boyutlu insan ve hayvan heykellerinin sayısı son derece azdır. Ancak bunların azlığı üretilmediği anlamına gelmemektedir. Bilhassa madeni heykel vb. eserlerin yeniden dökülmek üzere yağma edildikleri gerçeğini unutmamak gerekir.”
Buradan çıkan kural sınavda da işine yarar: bir medeniyetten az eser kalması, o medeniyetin az üretmiş olduğu anlamına gelmez. Malzeme, yağma ve iklim seçiciydi; biz onların seçtiğine bakıyoruz. Bunun tersi bir örnek de vardır: Saymalı Taş’ta kaya resimleri “Kayaların bulunduğu alanın iklim şartları sebebiyle, bu resimler çizildiği ilk günkü gibi kalmış.”
Adı geçen bütün eserler ve yapı türleri tek tabloda. “kabartma”, “heykel”, “halı”, “Van” gibi bir kelime yazarak süz.
İki büyük yerleşik medeniyet, sanatı iki farklı işe koşar. Asur duvara kendi gücünü kazır; Mısır mezarın içine ölümden sonraki hayatı çizer.
Asur kabartmalarının amacı doğrudan söylenir: “Asur saraylarının duvarlarına yapılan kabartmalar, savaşlardaki başarıları ve krallığın gücünü göstererek düşmandan korunmak veya tanrıları onurlandırmak amacıyla yapılmıştır.” Heykeller için de aynı mantık geçerlidir: “Askerî, dinî ve günlük yaşamın yansıtıldığı bu heykellerde kralın gücü temsil edilmiş, böylece düşmana korku salınmıştır. İnsan, boğa ya da aslan başlı bu heykellere lamassu adı verilmiştir.” Lamassular saray ve tapınak kapılarını süslerdi — yani eseri ilk gören, içeri girmek isteyen yabancıdır.
Asur şehirleri de anlatılır: MÖ XIII. yüzyıl ile MÖ 612 arasında Asur, Nimrud, Korsabad ve Ninive gibi şehirlerde “Yakın Doğu’nun en göz kamaştırıcı sanatsal eserleri” ortaya kondu; şehirler rölyefler, anıtlar, yazıtlar, su kanalları ve bahçelerle süslenmişti. En çok inşaat gören yapılar şehir kapıları ve duvarlarıydı; kral yıllıklarında hemen her kral duvarların restore edilmesinden ya da kapıların yeniden inşasından bahsederdi. En dikkat çekici yapılar saraylardı: iç kaleler üzerinde yükselir, kökü yüzlerce yıl eskiye uzanan belli bir tasarıma uyularak inşa edilirdi. Nimrud, Asur döneminde kurulmuş ilk başkenttir; en göz alıcı yapısı II. Asur-nasirpal’ın yaptırdığı saraydır. Tapınakların hemen her yıl bakımı yapılır, dekorasyonlarına özen gösterilir ve hiçbir masraftan kaçınılmazdı.
Şu cümle iki yarımdan oluşur ve ikinci yarımını çoğu kişi atlar: “Mısır her şeyden önce mimaride, heykelcilikte, resimde ya da kuyumculukta olağanüstü nitelikte sanat eserleri vermiş bir ülkedir (…) Mısır sanatı, saray, tapınaklar, dikili taşlar, mezar anıtları ve piramitler dışında fazla önemli eserler vermiş değildir.” Yani Mısır sanatı çok iyidir ama dar bir yapı türü listesinde yoğunlaşmıştır.
Resim sanatı için şu eklenir: “Tapınak ve saray duvarlarında hem yönetici sınıfın, hem de halkın, bilhassa çiftçilerin binlerce yıl önceki yaşantısı ile ilgili fresk türü resimlere oldukça fazla rastlanır.” Aynı fresk geleneği piramitlerin içine de girer: “Eski Mısırlılar, firavunlara anıt mezar olarak inşa ettikleri piramitlerin içini fresklerle süslemiştir.” Yani duvar resmi bize kralın değil, çiftçinin günlük hayatını da bırakmıştır.
Küçük ama çarpıcı bir ayrıntı: “Eski Mısır’da mumyalanan ölüler mumya kaplarının içinde saklanırdı. Bu kaplar, ölen kişinin EKONOMİK DURUMUNA göre süslü veya sade olurdu.” (Padiamun Mezarı, MÖ 1076-952, Yeni Krallık Dönemi, Mısır Müzesi, Kahire.) Süsleme miktarı bir zevk meselesi değil, bir servet göstergesidir.
Sümerler için iki şey söylenir ve ikisi çelişmez. Bir yandan “Sümerler, inşa ettikleri büyük sarayları, surları ve kaleleri kabartmalarla süslemiştir”; öte yandan “Mezopotamya medeniyetinin temeli Sümerler tarafından atılmıştır. Ancak bu coğrafyada taş ve ağaç bulunmadığı ve kerpiç kullanıldığı için Sümerlerin ortaya koyduğu sanat eserleri büyük ölçüde günümüze kalmamıştır.” Bu boşluğu dolduran Asur olmuştur: “Asur Devleti; inanç, bilim ve sanat alanlarında Sümerleri takip ederek kalıcı ve göz alıcı eserler bırakmıştır.”
Anadolu’nun iki büyük sanat geleneği bambaşka iki güçle öne çıkar. Hititler üç ayrı sanat geleneğini birleştirip kendi özgün anlayışlarını kurar; Urartular ise dağlık, sert bir coğrafyada mühendislik ve taş işçiliğiyle komşularını kıskandırır.
“Sanat alanında da önemli gelişme gösteren Hititler; Anadolu, Mezopotamya ve Mısır sanatlarını sentezleyerek kendi özgün sanat anlayışlarını oluşturmuşlardır.” Bu sentez şu eserlerde görülür: çömlek ve heykeller, fildişi nesneler, kabartma ve mühürler, madenden üretilmiş hayvan biçimli kaplar.
Hitit kabartmalarını inceleyen şu metin sanat eleştirisi gibidir: “Günümüze kalmış olan sanat yapıtlarının çoğunluğu taş alçak-kabartmalardır. Bunlarda yer alan tanrı figürleri ağır ve statiktir, ama sanatçıların geleneklere körü körüne bağlı kalmadıkları sahnelerde, bir canlılık ve anlatım gücü kazanırlar.” Yani tanrı çizerken kalıp, av sahnesi çizerken özgürlük vardır. Karkamış alçak-kabartmalarında savaş sahneleri, hayvanlar ve fantastik hayvan biçimli yaratıklar görülür; en eski alçak-kabartmalar Hattuşaş yakınlarında bulunmuştur: “devsel bir yabandomuzu, toprağa diz çökmüş ve yayıyla sakince nişan alan bir avcının üzerine atılmaktadır, yan tarafta boynuzları dal budak salmış bir geyik başını garip bir çiçeğe doğru eğmiştir.”
“Urartular kaleleri, sarayları, yazıtları, mezarları, su kanalları ve barajları ile bölgelerinde önemli izler bırakmıştır. İnşa ettikleri yapıların duvarlarını çeşitli motiflerle süslemiş, maden işleme tekniklerini geliştirmişlerdir.” Bir başka metin bunu daha da ileri götürür: “Urartular, sert, dağlık, tepelik ve yamaçlar üzerine, ince hesaplara, ölçülere, teknik bilgi ve maharete dayanan kale ve burçlar inşa etmede, bu kaleleri kolay savunmak için büyük yarlar ve hendekler açmakta ustaydılar. Ayrıca kayalara kitabeler yazmakta, taş işlemekte ve onlara şekil vermekte, zamanın kavimleri olan Asurluları, Frigleri, Lidyalıları ve Persleri kıskandıracak hatta çekindirecek başarılara ulaşmışlardır.”
Aynı metin Urartu sanatının kapsamını da sayar: kaya kabartmaları, duvar resimleri, yazıtları, seramik, ağaç ve fildişi madeni eserleri — “Eski Doğu’nun en önemli kültürlerinden birisi”. Günümüze kalan en önemli eser Van Kalesi’dir.
Yunan sanatında ilişki mantığı tersine döner: “Antik Yunanlar, yaptıkları tanrı heykellerini korumak amacıyla tapınaklar inşa etmiştir.” Yani önce heykel var, tapınak onun için yapılıyor.
Yunanlar birçok tapınak, tiyatro, agora, hazine binası ve stadyum inşa etmiş; tanrı ve insan heykelleri yapmış; tapınaklarının duvarlarını kabartma ve resimlerle süslemiştir. Mimaride Korint, İon ve Dor düzenleri kullanılmıştır (Parthenon Tapınağı, MÖ V. yüzyıl, Atina; Concordia Tapınağı, MÖ V. yüzyıl, İtalya).
Tapınağın içi de anlatılır: “Tanrılarını insan biçiminde düşünen Yunanlı, doğal olarak onların bir de evleri olması gerektiğine inanmıştır. Bu tapınaklar içine tanrının insan biçiminde yapılmış ve kült heykeli denilen kutsal heykeli yerleştirilmiştir. Ölçüleri oldukça büyük tutulan heykellerin yapımında ALTIN, FİLDİŞİ ve MERMER gibi değerli malzemeler kullanılmıştır.”
Vazo resmi iki kez, iki ayrı cümleyle anlatılır ve ikisi birleşince bir yöntem çıkar: “Antik Yunanlar, Doğu kültüründen etkilenerek yaptıkları vazoları mitolojik figürlerle süslemiştir” ve “Doğu kültüründen esinlenerek yaptıkları vazoların üzerine mitolojik figürler çizerek KENDİ YORUMLARINI katmışlardır.” Antik Yunan sanatı bu yüzden “kendilerinden sonra gelen uygarlıklara da ilham vermiştir” — aldığını olduğu gibi bırakmayan bir gelenek, aktarabilecek bir şey de üretir.
Açılış cümlesi bu bölümün tamamını özetler: “İlk Türklerin dinî inançları, yaşam tarzları ve içinde yaşadıkları coğrafi koşullar ürettikleri eserleri de büyük ölçüde etkilemiştir.” Konargöçer bir toplumun sanatı, taşınabilen nesnenin üzerindedir.
“Hayvan üslûbu” (animal style) şöyle tanımlanır: “Bozkır sanatı; hayat şartlarına uygun olarak ve hayvanlarla yakın ilgisinin tesiri ile kemer tokaları, kılıç, hançer kabzası, diğer süs eşyası ve at koşum takımı gibi TAŞINABİLİR MALZEME üzerine işlenmiş, pars, kaplan, kurt, yırtıcı kuş, geyik, at, koyun, keçi vb. hayvanların BİRBİRLERİ İLE MÜCADELELERİ motiflerinden meydana gelen ‘hayvan üslûbu’ mahsulleridir.” Dikkat: motif yalnızca hayvan değil, hayvanların birbiriyle mücadelesidir.
Aşağıdaki satırlar ders kitabından alınmıştır. Kimi kelimeler motifte kullanılan hayvanı, kimileri motifin işlendiği taşınabilir nesneyi gösterir. Türü seç, kelimeye tıkla, “Denetle”ye bas.
Halıya üç ayrı işlev yüklenir ve üçü de sınav sorusu olacak kadar özeldir. Birincisi: “Pazırık Kurganı’ndan çıkarılan ve dünyanın en eski halısı kabul edilen Pazırık halısı, Türklerin halı ve kilim dokumacılığına verdiği önemi göstermektedir.” İkincisi: “Halılara işledikleri motiflere özel anlamlar yükleyen Türkler, zaman zaman bu motiflerin aralarına gizledikleri şifreler yardımıyla birbirleriyle haberleşmişlerdir.” — yani halı bir iletişim aracıdır. Üçüncüsü: “Türk kağanlar da tahta çıkma törenlerinde halı üzerinde tahta kaldırılmıştır.” — yani halı bir siyasi tören nesnesidir.
Bunun konargöçerlikle bağı da kurulur: “Türkler, konargöçer yaşam tarzından dolayı halı, kilim gibi kolay taşınabilen eşyalar kullanmıştır.” Halı bir zemin kaplaması değil, taşınabilir bir mimari ögedir.
Kemer tokaları, hançerler, kılıçlar ve yemek kapları çeşitli hayvan figürleriyle ve her boy için özel tasarlanan tamgalarla süslenmiştir. Kazakistan’da, bugünkü Almatı yakınlarında bulunan tamgalı duvar resimlerinin MÖ 2000’lerde yapıldığı belirlenmiştir. Tamga bir süs değil, boyun imzasıdır.
Yapısı da bellidir: “Eski Türklerde yönetici sınıf kurgan denilen mezarlara gömülürdü. Bu mezarlar TAŞ VE TAHTADAN ÇEVRİLİ MEZAR ODASININ ÜZERİNE TOPRAK YIĞILMASIYLA oluşurdu.” Pazırık halısı da bir kurgandan çıkmıştır.
İki ayrı tanımı vardır: “ölen kişinin yeri belli olsun diye oluşturulan kurganların üzerine ‘balbal’ denilen betimlemeli steller dikerlerdi” ve “mezarların etrafına dikilen ve ölen kişinin hayattayken öldürdüğü düşman sayısını gösteren balballar”. Yani balbal hem bir işaret hem bir sayaçtır.
Çadırı anlatan metin, bir mimarlık incelemesi gibidir. “Atalarımızın yüzyıllar boyu kullandıkları çadır tipinin yuvarlak planlı, ortası delik kubbe gibi bir çatısı veya gene yuvarlak planlı ve koniğimsi çatısı vardı. (…) yaz kış oturulan bu barınakların, bugüne kadar insanlar tarafından yapılan buluşların en pratiklerinden biri olduğu muhakkaktır.”
15-20 kişilik bir aileyi bütün eşyalarıyla barındırır. Kurulup kaldırılması ancak 15-20 dakika sürer. Ahşap konstrüksiyonu o kadar hafiftir ki bütün takım taklavatıyla birlikte bir tek deveye yüklenebilir. Silindirik yapısı ve kubbemsi çatısıyla en sert fırtınalara hiçbir tehlikeye maruz kalmadan karşı koyar.
Ahşap iskeletin üzerine bir parmak kalınlığında birkaç keçe örtü kaplanır; keçelerin üzerine dikilmiş band ve ince kolanlar iskelete sıkıca bağlanır. Kışın bir kat daha örtü serilir ve duvar kenarlarına çepeçevre toprak veya kar yığılır; bu sayede ispirto lambası dahi içini ısıtmaya kâfi gelirdi. Çadırın ortasında ateş yakılan yer vardır: evin hem ortası hem de kutsal yeri. Bunun etrafında çadır sakinlerinin yerleri bellidir.
Ve biçimin sebebi inançtadır: “Türkler evreni kubbe şeklinde düşünmüşler, yurt adını verdikleri çadırlarını da kubbe şeklinde tasarlamışlardır.” Yani her çadır, evrenin küçük bir kopyasıdır.
Kaya resimlerinin tarih için değeri şöyle anlatılır: “Kaya resimleri tarih ve tarihçilik açısından çok şey ifade etmektedir. YAZILI KAYNAKLARIN OLMADIĞI DEVİRLERE IŞIK TUTMAKTA ve bu sayede Ön Türk tarihinin anlaşılması mümkün olmaktadır.” Resimlerin konusu ise hayatın tamamıdır: “doğum, üreme, eğlenme, avlanma (hayatın devamlılığı), inanç, tanrıya ulaşma gibi hayatın her yönü” · “tanrıya giden yollar, yani Tanrı ile insanlar arasındaki bağlantı kurma girişimleri, kozmik arayışlar.”
Adı “işlemeli” ya da “desenli taşlar” anlamına gelir. Tanrı Dağlarının zirvesinde, deniz seviyesinden ortalama 3500 rakımdadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda 10 bin kaya üzerine yaklaşık 100 bin resim çizildiği tespit edilmiştir. Resimlerin MÖ 5000 ile MS 1000 arasında çizilmiş oldukları ileri sürülmektedir. Alanın iklim şartları sebebiyle bu resimler çizildiği ilk günkü gibi kalmıştır.
“Ayrıca ağaç ve maden işlemeciliğinde, demircilikte ve dokumacılıkta da ilerleme kaydedilmiştir.” · “Savaşçı bir karaktere sahip olan Türkler, bakır ve demiri işleyerek o dönem için oldukça gelişmiş silahlar üretmişler; kullandıkları kama, kılıç, miğfer ve zırhları özgün motiflerle süslemişlerdir.” · “Ayrıca tarihte atı ilk kez evcilleştiren Türkler, koşum takımını ve at arabasını da icat etmişlerdir.” Bir başka metin “Kakmacılık, kuyumculuk ve dokumacılık (halı, kilim) ileri bir düzeye erişmişti” der.
Atın ve arabanın gücü bir örnekle ölçülür: “At ve araba öylesine üstün bir teknik buluştur ki, İÖ 1750’lerde Ortadoğu’nun kuzey bölgelerinden atlı ve arabalı bir kısım halklar (Hiksoslar), o tarihlerde BİN YILLIK UYGARLIĞA ve imparatorluğa sahip Mısırlıları kısa bir sürede yendiler ve aşağı Nil bölgesini işgal ettiler.” Bir teknik buluş, bin yıllık bir uygarlığı geçebiliyor.
Karışık sırayla gelen eseri, yapı türünü ya da tekniği doğru medeniyete yerleştir. Her cevaptan sonra açıklama hemen çıkar.
Asur, Mısır, Hitit, Urartu ve Antik Yunan sanatı ile Türklerin bozkır sanatı: lamassudan Pazırık halısına, hayvan üslubundan yurda kadar Eski Çağ’ın eserleri üzerine test.
Sümerler sarayları, surları ve kaleleri kabartmalarla süsledi; ama bölgede taş ve ağaç bulunmadığı, kerpiç kullanıldığı için eserleri büyük ölçüde günümüze kalmadı. Asur, Sümerleri takip ederek kalıcı ve göz alıcı eserler bıraktı: saray duvarlarında kabartmalar, giriş kapılarında lamassu (insan, boğa ya da aslan başlı heykeller). Amaç: savaş başarılarını ve krallığın gücünü göstererek düşmandan korunmak veya tanrıları onurlandırmak; heykellerde kralın gücü temsil edilip düşmana korku salınırdı.
MÖ XIII. yüzyıl - MÖ 612: Asur, Nimrud, Korsabad, Ninive — “Yakın Doğu’nun en göz kamaştırıcı sanatsal eserleri”. Şehirler rölyefler, anıtlar, yazıtlar, su kanalları ve bahçelerle süslüydü; en çok inşaat gören yapılar şehir kapıları ve duvarlarıydı. En dikkat çekici yapılar saraylardır; iç kaleler üzerinde yükselir, kökü yüzlerce yıl eskiye uzanan belli bir tasarıma uyulur. Nimrud ilk başkenttir; en göz alıcı yapısı II. Asur-nasirpal’ın sarayıdır. Tapınakların hemen her yıl bakımı yapılır, dekorasyonda hiçbir masraftan kaçınılmaz.
Mimarlık, heykelcilik, resim ve kuyumculukta olağanüstü eserler; ama alan dardır: saray, tapınak, dikili taş, mezar anıtı ve piramit dışında fazla önemli eser yoktur. Fresk türü resimler tapınak ve saray duvarlarında; hem yönetici sınıfın hem de halkın, bilhassa çiftçilerin yaşantısını gösterir. Piramitlerin içi de fresklerle süslenmiştir. Giza Piramitleri MÖ 2560. Mumya kapları ölen kişinin ekonomik durumuna göre süslü veya sadedir. Tapınaklarda her gün ayin ve tören tanrı heykellerinin önünde yapılır; törenleri kral veya başrahip yönetir.
Anadolu, Mezopotamya ve Mısır sanatlarını SENTEZLEYEREK kendi özgün sanat anlayışlarını oluşturdular. Eserler: çömlek ve heykeller, fildişi nesneler, kabartma ve mühürler, madenden üretilmiş hayvan biçimli kaplar. Günümüze kalanların çoğu taş alçak-kabartmalardır: tanrı figürleri ağır ve statiktir, geleneğe bağlı kalınmayan sahnelerde canlılık ve anlatım gücü kazanır. Karkamış kabartmalarında savaş sahneleri, hayvanlar ve fantastik hayvan biçimli yaratıklar; en eskileri Hattuşaş yakınlarında. Yazılıkaya kabartması MÖ XIII. yüzyıl; Bitik Vazosu MÖ 1600-1500 (evlilik sahnesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi).
Kaleler, saraylar, yazıtlar, mezarlar, su kanalları ve barajlar. Yapı duvarları motiflerle süslendi, maden işleme teknikleri geliştirildi. Sert ve dağlık arazide ince hesaplara dayanan kale ve burçlar, savunma için yarlar ve hendekler; kayalara kitabe yazmakta ve taş işlemekte Asurluları, Frigleri, Lidyalıları ve Persleri kıskandıracak başarı. Sanatı: kaya kabartmaları, duvar resimleri, yazıtlar, seramik, ağaç ve fildişi madeni eserler — Eski Doğu’nun en önemli kültürlerinden biri. Üç boyutlu heykel sayısı çok azdır, ama bu üretilmediği anlamına gelmez: madeni eserler yeniden dökülmek üzere yağmalanmıştır. En önemli eser Van Kalesi; Ayanis Kalesi sfenksi MÖ 645.
Tanrı heykellerini korumak amacıyla tapınaklar inşa edildi — önce heykel, sonra tapınak. Yapılar: tapınak, tiyatro, agora, hazine binası, stadyum. Tanrı ve insan heykelleri; tapınak duvarları kabartma ve resimlerle süslendi. Kült heykelleri altın, fildişi ve mermerden, ölçüleri oldukça büyük. Mimari düzenler: Dor, İon, Korint. Vazolar Doğu kültüründen esinlenilerek yapıldı ve mitolojik figürlerle süslenip kendi yorumları katıldı. Antik Yunan sanatı sonraki uygarlıklara ilham vermiştir. Parthenon MÖ V. yüzyıl, Atina.
Taşınabilir malzeme üzerine işlenir: kemer tokaları, kılıç, hançer kabzası, süs eşyası, at koşum takımı. Motifler pars, kaplan, kurt, yırtıcı kuş, geyik, at, koyun, keçi gibi hayvanların birbirleriyle mücadelelerinden oluşur — buna hayvan üslûbu (animal style) denir. Kemer tokaları, hançerler, kılıçlar ve yemek kapları ayrıca her boy için özel tasarlanan tamgalarla süslenmiştir. Kakmacılık, kuyumculuk ve dokumacılık ileri düzeydedir.
Pazırık halısı, Pazırık Kurganı’ndan çıkarılan ve dünyanın en eski halısı kabul edilen eserdir. 1) Dokumacılığa verilen önemi gösterir. 2) Motiflere özel anlamlar yüklenmiş, motiflerin arasına gizlenen şifreler yardımıyla haberleşilmiştir. 3) Türk kağanlar tahta çıkma törenlerinde halı üzerinde tahta kaldırılmıştır. Konargöçer yaşam tarzı yüzünden halı, kilim gibi kolay taşınabilen eşyalar kullanılmıştır.
Tamga: her boy için özel tasarlanan işaret; Kazakistan’da Almatı yakınlarındaki tamgalı duvar resimleri MÖ 2000’lere tarihlenir. Kurgan: yönetici sınıfın gömüldüğü mezar; taş ve tahtadan çevrili mezar odasının üzerine toprak yığılmasıyla oluşur. Balbal: kurganın üzerine/etrafına dikilen betimlemeli stel; hem mezarın yerini belli eder hem de ölen kişinin hayattayken öldürdüğü düşman sayısını gösterir.
Yuvarlak planlı, ortası delik kubbe gibi ya da koniğimsi çatılı. 15-20 kişilik aileyi eşyalarıyla barındırır; kurulup kaldırılması 15-20 dakika; bütün takımı bir tek deveye yüklenebilir; en sert fırtınalara dayanır. Ahşap iskelet üzerine bir parmak kalınlığında keçe örtüler, üstlerinde band ve ince kolanlar. Kışın bir kat daha örtü ve duvar kenarına toprak veya kar yığılır; ispirto lambası bile ısıtmaya kâfi gelirdi. Ortada ateş yakılan yer — evin hem ortası hem kutsal yeri; etrafında herkesin yeri bellidir. Biçimin sebebi inançtır: evren kubbe biçiminde düşünüldüğü için çadır da kubbe biçiminde tasarlanmıştır.
Kaya resimleri yazılı kaynakların olmadığı devirlere ışık tutar ve Ön Türk tarihinin anlaşılmasını sağlar. Konuları: doğum, üreme, eğlenme, avlanma, inanç, tanrıya ulaşma; ayrıca kozmik arayışlar. Saymalı Taş: adı “işlemeli / desenli taşlar” demektir; Tanrı Dağlarının zirvesinde, ortalama 3500 rakımda; 10 bin kaya üzerine yaklaşık 100 bin resim; MÖ 5000 - MS 1000 arasına tarihlendiği ileri sürülür; iklim şartları sayesinde ilk günkü gibi kalmıştır.
1) Lamassu Asur’un, sfenks bu ünitede Urartu’nun (Ayanis Kalesi, MÖ 645), balbal Türklerin eseridir. 2) Az eser kalması az üretim demek değildir: kerpiç çözüldü, tahta çürüdü, maden yeniden dökülmek üzere yağmalandı. 3) Hayvan üslubunun motifi yalnızca hayvan değil, hayvanların birbiriyle mücadelesidir; ve daima taşınabilir nesne üzerindedir.