9. SINIF TARİH · ÜNİTE 6 · ESKİ ÇAĞ MEDENİYETLERİ: YÖNETENLER VE SAVAŞANLAR

Bir kral neye dayanarak emreder, bir ordu neye dayanarak kazanır?

Bu ünite Akbabalar Steli ile açılıyor: Mezopotamya’da Sümer Lagaş şehir devletinin kazandığı bir zafer sonrasında, MÖ 2475’te yapılmış bir taş. Sorusu da doğrudan: bu stelde tasvir edilen askerlerin görünümünü ordu yapısı açısından yorumlayınız. Bu ünitede altı Eski Çağ devletini iki soruyla okuyacağız: kim, neye dayanarak yönetiyor ve ordusu neye dayanarak kazanıyor?

5
Medeniyet havzası
14
Eski Çağ medeniyeti
6
Ayrıntılı incelenen devlet
01 / BEŞ MEDENİYET HAVZASI

Benzer medeniyet özelliklerinin görüldüğü bölgeye medeniyet havzası denir

İki tanım önce konmalı: “Bir toplumun belirli bir dönemdeki kültürü ve yaşam tarzı medeniyet veya uygarlık olarak adlandırılmıştır. Benzer medeniyet özelliklerinin görüldüğü bölgeye ise medeniyet havzası denilmiştir.” Yani havza bir siyasi sınır değil, bir kültürel benzerlik alanıdır: aynı havzada birbiriyle savaşan devletler bile birbirine benzer.

İNTERAKTİF · BEŞ HAVZA

Şema ölçekli harita değildir; havzaların birbirine göre yerini ve aralarındaki etkileşimi gösterir. Anadolu için söylenen şu cümle bu okların gerekçesidir: “Anadolu medeniyet havzası; Mezopotamya, Mısır ve Akdeniz medeniyet havzalarından etkilenmiştir.”

ADLARIN ANLAMI · HER BİRİ BİR BAKIŞ AÇISI
MEZOPOTAMYA

“Mezopotamya, Eski Yunancada nehirler arası anlamındadır. Fırat Nehri ile Dicle Nehri arasındaki bölgeyi adlandırmak için kullanılmıştır.” Adı, bölgeyi suyla tanımlar.

ANADOLU

“Asya’nın en batısında yer alan Anadolu’ya Romalılar güneşin doğduğu yer anlamına gelen Anatolia adını vermiştir.” Adı, bölgeyi Roma’dan bakan birinin gözüyle tanımlar: Roma’dan bakınca güneş oradan doğar.

AVRUPA

“Avrupa adı Sami dillerinde güneşin battığı yer anlamındaki ‘erep’ kelimesinden türemiş, Yunancada Europa hâlini almış ve Ege Denizi’nin batısındaki ülkeler için kullanılmıştır.” Yine bir yön adı — bu kez batı.

TÜRKİSTAN

“VI. yüzyıldan itibaren Batılılar tarafından Turkhia (Türkiye) olarak isimlendirilmiş olan bölge, İranlılar ve Araplar tarafından ‘Türk yurdu’ anlamına gelen Türkistan olarak adlandırılmıştır.” Adı, bölgeyi orada yaşayan halkla tanımlar.

Mısır’ın adı yerine Herodotos’un ünlü sözü anılır: “Mısır, Nil’in bir armağanıdır.” Dördü de aynı şeyi söyler: bir bölgenin adı, ona kimin nereden baktığını ele verir.

HAVZALARIN COĞRAFİ AVANTAJLARI
TUZAK KARTI · İYONYALILAR NEREYE AİT

Bu özellikle belirtilir: “İyonyalılar, Avrupa medeniyet havzasından etkilenmiş olan bir Anadolu medeniyeti olarak kabul edilmiştir.” Yani İyonyalılar Anadolu medeniyetidir, ama Avrupa havzası başlığı altında anlatılır — çünkü Ege’nin iki yakası kültürel olarak tek bir dünyaydı. Sınavda “İyonyalılar Avrupa medeniyetidir” gibi kesin bir ifade görürsen bu ayrımı hatırla.

STEL NEDİR

Açıklama şudur: “Klasik mimaride mezar taşı olarak kullanılan dikey taş levhalar stel olarak adlandırılmıştır. Mezar taşı dışında sınırları belirtmek ve askerî zaferleri anmak için de kullanıldığı görülmüştür.” Bu ünitede iki stel geçiyor: Akbabalar Steli (Sümer Lagaş’ın zaferi, MÖ 2475, Louvre) ve Naramsin Steli (MÖ 2230, Louvre). İkisi de bir zaferi anmak için yapılmıştır — yani ikisi de aynı anda hem birinci elden kaynak hem devlet propagandasıdır.

02 / MEDENİYETLERİN KÜNYESİ

On dört medeniyet, tek bir zaman şeridi üzerinde

Bu bölümdeki bütün tarihler bilgi görselinden geliyor. Şeritte gezinirken en çok şuna dikkat et: aynı yüzyılda dünyanın farklı yerlerinde birbirinden habersiz devletler vardır. Asıl soru da budur: Asya Hunlarıyla aynı zamanda yaşamış medeniyetler hangileridir?

İNTERAKTİF · MEDENİYET ŞERİDİ
ARANABİLİR TABLO · BÜTÜN MEDENİYETLER

Bu tablo ünitedeki bütün devletleri, tarihlerini, merkezlerini, ayırt edici özelliklerini ve yıkılış sebeplerini tek yerde toplar. Arama kutusuna bir devlet, bir şehir, bir hükümdar ya da bir yıl yaz.

MEZOPOTAMYA · DÖRT DEVLET, TEK BİR HAVZA
ANADOLU · DÖRT DEVLET
AVRUPA ve TÜRKİSTAN
TUZAK KARTI · İKİ SARGON, İKİ ROMA, İKİ TARİH

Bu ünitede birbirine en çok karışan üç nokta şudur:

KADEŞ · İKİ TARİH

Kadeş Savaşı MÖ 1285, Kadeş Barışı MÖ 1270. Arada on beş yıl vardır. Savaşta iki taraf da kesin üstünlük sağlayamamış, sonra ilişkiler yumuşamıştır. Bu barış ayrıca “iki büyük devlet arasındaki ilk barış antlaşması” olarak niteler.

ROMA · İKİ YIKILIŞ

Roma, Kavimler Göçü’nün de etkisiyle Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı. Batı Roma 476’da Vizigot ve Vandal saldırıları sonucu zayıflayarak, Doğu Roma 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle yıkıldı. Arada yaklaşık bin yıl var.

SÜMER ↔ AKAD

Sümerler yazıyı icat etti (MÖ 3200 dolayları) ve kent devletleri hâlinde örgütlendi. Akadlar imparatorluğun temellerini attı. Sargon bir Akad kralıdır; Sümerlerin siyasi gücünü o bitirmiştir. Sümerlerin kültürel etkisi ise çok uzun süre devam etmiştir.

03 / YÖNETENLER

Aynı soru altı devlete: bu kral neye dayanarak emrediyor?

Altı devlet üç ölçütle karşılaştırılır: yönetim şekli (monarşi, aristokrasi, cumhuriyet), egemenlik anlayışı (halk, hükümdar) ve meşruiyet kaynağı (din, soy, yasa). Meşruiyet = bir yönetimin haklı sayılmasının dayanağı: kral neden emrediyor da insanlar neden dinliyor?

İNTERAKTİF · ALTI DEVLETİN YÖNETİMİ

Çizim üç katmanı üst üste koyar: en altta halk, ortada yönetim organları, en üstte hükümdar ve onun da üstünde meşruiyet kaynağı. Devletler arasındaki asıl fark, en üstteki kutunun ne yazdığıdır.

EŞLEŞTİRME · MEŞRUİYET KAYNAĞI

Sınıflandırma tablosunun bir bölümü. Her devletin yönetim yetkisini hangi kaynaktan aldığını işaretle. Her satırda tam bir doğru hücre var.

SÜMERLER · KRAL AYNI ANDA ÜÇ ŞEYDİR

“Sümerler otuzun üzerinde şehir ve kasabanın bulunduğu Güney Mezopotamya’da kurulmuştur. Her büyük şehir bir krallık gibi yapılandırılmıştır. Krallar devletin idare yetkisini ellerinde tutmanın yanında başrahip, başkomutan ve başyargıç olma niteliklerine de sahiptir.” Yani tek bir kişide din, ordu ve hukuk toplanmıştır — güçler ayrılığının tam tersi.

Sümerlerde yönetimin tapınaktan doğduğu anlatıyor: “Şehirlerin büyümesiyle, önce toprak ve mülkiyet hakkının tanrıda, yani tapınak yönetiminin elinde olması nedeniyle özel mülkiyetin bilinmediği, [tapınak etrafında şekillenen] işlevsel devletler oluştu. Böyle bir şehir devletinde, rahip kendisini şehrin koruyucusu, devletine ve halkına karşı, kişisel ilişkide bulunduğu tanrının temsilcisi olarak görür.” Sonrasını da yazıyor: “Rahipler, olasılıkla salt temsili güç konumuyla yetinmeyen ilk insanlardı. Tapınak malından kendileri için özel pay ayırıyorlardı ve bu yüzden kısa sürede büyük mülk sahibi hâline geldiler.” Ve sonuç: “Erken Sümerlerin tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla bir sınıf, daha doğrusu bir konum devleti yavaş yavaş böyle doğmuştu.” Bir önceki ünitedeki artı ürün → sosyal sınıf → devlet zinciri burada belgelenmiş hâliyle karşımıza çıkıyor.

ensi / patesi = Sümer kent devletlerini yöneten kişilere verilen ad. imtiyaz = ayrıcalık.

MISIR · TANRININ YERYÜZÜNDEKİ TEMSİLCİSİ

“MÖ 3050’de Nil havzasındaki Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır’ın birleşmesiyle büyük bir devlet hâline gelen Eski Mısır, krallıkla yönetilmişti. MÖ 3050-30 yılları arasında otuz hanedanın yönetimi ele geçirdiği dönemler yaşanmıştı.” Unvan sonradan gelmiştir: “Mutlak güce sahip olan Mısır kralları MÖ XV. yüzyıldan sonra firavun (büyük ev) unvanını kullanmaya başlamıştı.” Meşruiyet ise dinden gelir: “Tanrının yeryüzündeki temsilcisi kabul edilen Mısır kralları adına piramit denilen büyük anıt mezarlar inşa edilmişti.”

Merkez-taşra ilişkisinin nasıl değiştiğine dikkat et: önce “Merkezden bağımsız olarak karar alabilen ve kral adına halktan vergi toplayabilen bölge valileri ihtiyaç durumlarında merkez orduya asker göndermişti.” Sonra merkez güçlenmiştir: “Bir süre sonra valilerin askerî, hukuki ve dinî ayrıcalıkları ellerinden alınmış, eyaletlerin başına kral tarafından yeni görevliler atanmıştı. Üst düzey sivil ve askerî görevlere ise hanedan üyesi soylular getirilmişti.”

Bu soylu memur düzeni bir kişi üzerinden gösteriyor: Menkheperraseneb, İpetsut’taki büyük Amon-Ra tapınağının her şeyinden sorumlu Amon Başrahibiydi ve mezarındaki görev listesi şöyleydi: “Yukarı ve Aşağı Mısır Rahiplerinin Amiri, Tanrının İki Tahtının Yöneticisi, Üst Düzey Görevlerin Amiri, Çifte Altın ve Gümüş Hazinelerinin Amiri, İki Tanrıçanın Gizemlerinin Sorumluluğunu Üstlenen Thes-khau-Amon Tapınağının Amiri.” Çıkan sonuç çok açık: “Menkheperraseneb’in böylesine yüksek makamlara yeterliliğini sağlayan niteliğinin kraliyet ailesiyle kişisel ilişkisi olması, yönetici seçkinler sınıfına üye kıdemli bir memur için bilindik bir durumdu.” Yani makam yalnız beceriyle değil, soyla ve yakınlıkla da dağıtılıyordu.

AKADLAR · ŞEHİR DEVLETİNDEN İMPARATORLUĞA

“Günümüzde Bağdat’ın güneyinde kalan bölgede MÖ 2350-2150 yılları arasında devlet olarak varlığını sürdürmüş olan Akadlar krallıkla yönetilmişti. Sami kökenliler tarafından kurulan devlet, zamanla Mezopotamya’nın tamamına hâkim olarak çok uluslu bir yapı kazanmıştı.” En kritik cümle şudur: “Şehir devleti modelinden birçok şehri egemenliğinde barındıran büyük devlet modeline geçmişlerdi.” Unvanları da bunu yansıtır: “Akadlarda krallar ‘dünya hâkimi’ olarak anılmış ve Akad Devleti de ‘dünya imparatorluğu’ ve ‘tanrı krallığı’ olarak nitelendirilmişti.”

Bunun nasıl olduğu şöyle açıklanır: “Bu dönemde krallar güçlü ve hareketli ordularıyla başkentten oldukça uzak, denetim altında tutulması olanaksız bölgelere üst üste seferler gerçekleştirmişler; başkentin ihtiyacı olan hammaddeyi ve zenginliği daha kısa yoldan elde etmek amacıyla yeni bir geleneği başlatmışlardır.” Amaç bile farklıdır: “gerçek amacın denetim değil, ganimet ve belki de buradaki halklardan vergi almak olduğunu gösterir.” Ve bu, bir geleneğin başlangıcıdır: “sonraları özellikle Yeni Assur krallarının övünerek anlattıkları, yıllık sefer yapma geleneğinin öncüsü olarak yorumlanabilir.”

Naramsin’in kendini nasıl tanıttığına bak: “‘Agade’nin Kralı’ unvanının yanı sıra, ‘Dört Bir Yanın Hükümdarı’ ve ‘Evrenin Kralı’ gibi unvanlar kullanmış; adının başına tanrı isimlerini belirtmek için konulan bir işaret ekletmiş ve stelinde kendisini, yalnızca ilahi varlıklara özgü bir simge olan çift boynuzlu bir başlıkla betimletmiştir.” Yorum şudur: bu yaklaşım bir yanıyla Lugalbanda ve Gılgamış gibi yarı tanrı kralları, bir yanıyla da tanrı adına bütün dünyayı yönetmek gibi yeni bir anlayışı yansıtır. Sonuç cümlesi: “Akkadlarla birlikte sınırları belirlenmiş kent devleti modelinden, ‘bütün dünyayı’ yönetmeye aday bir imparatorluk düşüncesine geçildiğini veya bu düşüncenin temellerinin atıldığını söyleyebiliriz.”

HİTİTLER · ÖLÜNCE TANRI OLAN KRALLAR ve PANKUŞ

“MÖ 1650-1190 yılları arasında Anadolu’da devlet olarak varlığını sürdürmüş olan Hititler, krallıkla yönetilmiştir. Hitit kralları öldükten sonra tanrı olarak anılmış, kralların ruhlarına kurbanlar sunularak ayinler yapılmıştır. Kral öldükten sonra onun soyundan gelen vârisi tahta çıkmıştır.” Yetkinin nasıl büyüdüğü de yazılı: “Devletin Güneybatı Asya ve Mısır’la etkileşiminin artması sonucu Hitit krallarının yetki ve otoritesi genişlemiştir.”

Unvanlar: “büyük kral, imparator, tanrının gözdesi”. Krallar Fırtına Tanrısı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak başrahip ve başkomutan yetkilerine sahiptir. Ama Hititlerde bir de meclis vardır: “Hitit Devleti’nde memurlar idari, askerî ve dinî işlerden sorumludur. Üst düzey görevlilerin bulunduğu Pankuş adı verilen bir meclis vardır.”

Bir de saray görevlisi anlatılır: “Sorumlulukları oldukça geniş ve bütün işlerinde krala karşı sorumlu olan başyardımcı konumundaki saray görevlisi, kral adına başkent Hattuşaş’a uzak olan sınır bölgelerini idare etmiştir. Yolların, kanalların ve tapınakların bakımını yaptırmış, vergi toplamış ve kalelerde asayişi sağlamıştır. Başka bir önemli görevi ise muhafız alayı komutanlığıdır.”

Hititlerin kökeni için not: “Hititlerin ilk izlerine tarihi MÖ XX. yüzyıla dayanan Neşa’da diğer bir anlatımla bugünkü Kültepe’de rastlanmıştır. Hititlerin kökeni, Anadolu’nun en eski toplumlarından olan Hattilere dayanır. Hititler, Hattili anlamına gelen Hititli olarak adlandırılmıştır.”

HİTİT BİR İMPARATORLUK MUYDU

Bu tartışma, tarihçinin bir kavramı nasıl sınadığını gösteren en iyi örnektir. Önce şüpheyi kuruyor: “Bazen yaklaşık 1400 ile 1200 arasındaki dönemde buna ‘imparatorluk’ demenin gerçekten doğru olup olmadığı sorusu akla geliyor. Farklı grupların adım adım bir araya getirildiği, çeşit çeşit parçadan oluşmuş bir yamalı bohçadan başka bir şey olmayan rengarenk bir topluluk değil miydi bu? Dil karmaşıklığını göz önüne alırsak, en iyisinden serbest federasyon denemez miydi buna?”

Sonra ölçütü koyuyor — tartışmayı çözen şey budur: “a) Bir merkezi iktidarın geniş toprakları ve birkaç toplumu içine alıp, askeri fetihlerle ve zor kullanarak onlara egemen olması, uyruğuna aldığı ülkelerin üretim fazlasından yararlanması; b) Üstün bir idari çerçevenin varlığı.” Ölçüt konunca karar veriliyor: “Öyleyse Hitit devleti daha önce olmasa da, en azından yaklaşık 1400’den itibaren kesinlikle bir imparatorluktu.”

Dikkat edilecek nokta: yazar farklı grupların kendi yerel geleneklerini, kültürlerini, yasal ve dilsel yapılarını korudukları gerçeğini reddetmiyor; yalnızca bunun tek başına imparatorluk niteliğini yalanlamadığını söylüyor. Tanım konmadan tartışma bitmez — bu ünitenin en taşınabilir dersi budur.

ROMA · TEK DEVLETTE ÜÇ YÖNETİM ŞEKLİ

Roma, bu ünitedeki tek devlettir ki krallık, cumhuriyet ve imparatorluk aşamalarının üçünü de yaşamıştır. “Roma Devleti günümüzde İtalya sınırları içindeki Roma’da bir şehir devleti olarak kurulmuş ve sonra çok geniş bir alana hâkim olmuştu. Şehir devleti ölçeğinde olduğu dönemde krallıkla yönetilmişti.”

Yurttaşlık düzeni şaşırtıcı derecede dardır: “Roma Devleti 300 klandan oluşmuştu ve yalnızca bu klanlardan birine üye olan yetişkin erkekler yurttaşlık haklarına sahipti. Bu klanlardan birine mensup olmayanlar siyasi haklara sahip olmadıkları gibi askerlik de yapamazlardı.” Yani askerlik bir yük değil, bir ayrıcalıktı.

Cumhuriyet: “MÖ 509’da cumhuriyet idaresine geçilmişti. Aristokratların egemen olduğu bu sistemde kralın yetkileri iki yüksek devlet memurunda toplanmıştı. Konsül denilen bu yetkililer idari konularda senatoya danışırlardı.” İmparatorluk: “MÖ 27’de İmparatorluk Dönemi başlamıştı. Bu yönetim sisteminde hükümdarın yetkileri artmış, senatonun etkisi ise azalmıştı. Yönetim sistemi zamanla mutlak monarşiye benzer bir hâl almıştı.”

Din: “Paganizmin hâkim din olduğu ve başta Caesar olmak üzere hükümdarların başrahip unvanını kullandığı Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlık ilk ortaya çıktığında devlet tarafından yasaklanmıştı. Sonraları Roma’nın evrensel imparatorluk anlayışına katkıda bulunacağı düşünüldüğünden 380’de Hristiyanlık resmî din olarak kabul edilmişti.” Kararın gerekçesine dikkat: din, inanç meselesi olduğu kadar bir imparatorluk politikası olarak da benimsenmiştir.

Eyalet düzeni şöyle doğmuştur: Roma İtalya dışına çıkınca yeni meseleler ortaya çıkmış, denizaşırı topraklarda hem arazinin idaresi hem Roma vatandaşlarının himayesi gerekmiştir. Bu işler için her sene memurlar gönderilmiştir: “Bu memurlar, gittikleri memleketler için bir Provincia, yani memuriyet yetkisi alırlar ve oralarda Roma menfaatlerini gözetirlerdi.” Yönetim anlayışı da not edilmiştir: “Burada kavim, dil ve millî düşüncelerin, millî ve kültürel özelliklerin muhafazasına önem verilmiş olmasına rağmen, [idari açıdan] hiçbir [ayırt edici] rolü olmamıştır.” Yani kültürüne karışılmıyor, ama idari olarak da ayrıcalık tanınmıyordu.

ASYA HUNLARI · KUT ve KURULTAY

Önce bir kaynak sorunu var: “Eski Çağ Türklerinden günümüze kalan yazılı kaynak bulunmaması dolayısıyla bu dönemde yaşamış Türklerle ilgili bilgilerin çoğu Çin kaynaklarına dayanmıştır.” Bu, bir önceki ünitenin dersinin doğrudan uygulamasıdır: elimizdeki bilgi, rakip bir devletin yazdıklarına dayanıyor.

“Türkistan’da yaşayan Türklerin buraya hâkim olarak kurdukları ilk devlet MÖ 220 yılında kurulan Asya Hun Devleti, devletin bilinen ilk hükümdarı ise Teoman’dır. Teoman ve sonraki hükümdarlar; şanyü, kağan ve han gibi unvanlar kullanmıştır.” Meşruiyet kaynağı kuttur: “Eski Türklerde ülkeyi yönetme yetkisinin Tanrı tarafından verildiğine inanılmış ve bu inanç ‘kut’ olarak ifade edilmiştir. Asya Hun hükümdarı ‘Gök Tanrı’nın, güneşin, ayın tahta çıkardığı Tanrı kut’u Tanhu’ olarak kabul edilmiştir.”

Veraset sorunu da açıkça yazılı: “Şanyü ölünce yerine onun en büyük oğlu veya kardeşi geçmiş fakat vârisler arasında çoğu kez taht kavgası yaşandığından yönetimde istikrarın sağlanması güçleşmiştir.” Devletin dört unsuru: “Eski Türkçede ‘il’ terimiyle adlandırılan devletin ‘bağımsızlık, vatan, halk ve töre’ olmak üzere dört temel unsuru vardır.” Ve danışma organı: “Hükümdar yönetimle ilgili kararlar alırken ‘toy’ veya ‘kurultay’ adındaki meclise danışmıştır.”

Kurultayın ne işe yaradığını iki olay somutlaştırıyor. Birincisi: MÖ 85’te tahta çıkan genç ve tecrübesiz hakanın döneminde amcalarının kurultaya gelmeyerek bağlılıklarını göstermediklerini anlatıyor — yani kurultaya katılmak bir bağlılık ilanıdır. Aynı kurultayda savunma tartışılmıştır: “Ordu için, yiyecek depolarının ve surlu şehirlerin yaptırılması ileri sürülmüştü. Fakat Çin ordusunun eline geçer diye, bu görüşler kabul edilmemişti.” İkincisi sayımdır: “Hunlar, 5. ayda, yani mayıs ayında yapılan büyük kurultaylarda, insan ve hayvan sayımını yaparlardı.” Demek ki kurultay aynı anda danışma meclisi, bağlılık töreni ve nüfus sayımıdır.

vâris = mirasçı, tahta geçecek kişi. töre = yazılı olmayan hukuk kuralları. şanyü / tanhu = Asya Hun hükümdarının unvanı.

04 / SAVAŞANLAR

Ordunun teşkilatı devletin yönetim anlayışını ele verir

Bu bölümdeki asıl fikir şu: bir devletin ordusunu kimin kurduğu, askerin nereden geldiği ve neyle savaştığı, o devletin yönetim düzeninin aynısını gösterir. Roma’da her yurttaş askerdir; Asya Hunlarında her idari görevli aynı zamanda komutandır; Mısır’da ordu önce valilerin milis kuvvetlerinden oluşur.

İNTERAKTİF · ALTI ORDU

Çubuklar o ordunun üç ana sınıfının ağırlığını gösterir: piyade, süvari (ya da savaş arabası) ve donanma. Bu nitel bir ağırlıktır — asker sayısı değil, o ordunun neye dayandığıdır. Tek sayısal veri Asya Hunlarındadır: 10.000 kişilik 40 tümen, toplam 400.000 mevcut.

TABLO · TEŞKİLAT ve TEÇHİZAT

Tablo burada tamamlanmış hâliyle veriliyor. Arama kutusuna bir devlet, bir silah ya da bir birlik adı yaz.

EŞLEŞTİRME · BU AYIRT EDİCİ ÖZELLİK KİMİN

Her satır bir orduyu ötekilerden ayıran bir özelliktir. Hangi devlete ait olduğunu işaretle.

İNTERAKTİF · İKİ TAKTİK, İKİ AYRI FİKİR

İki taktik birbirinin tam zıddıdır. Turan taktiği hareket üzerine kuruludur: sahte geri çekilme, pusu, çevirme ve uzaktan ok. Kaplumbağa dizilişi ise duruş üzerine kuruludur: kalkanlar birleştirilir, birlik yerinde durur ve korunur. Biri konargöçer bir toplumun, öteki yerleşik ve disiplinli bir devletin savaş anlayışıdır.

SÜMER ve MISIR ORDULARI

Sümerler: “Kentler arasında sınır anlaşmazlığı sebebiyle uzun süren savaşlar yaşandığından kentlerin etrafı surlarla çevrilmiştir. Sümer kentleri zamanla büyüyüp devletleştikçe güvenlik endişesi artmış, bu nedenle düzenli askerî birlikler oluşturulmuştur. Sümer orduları savaş arabalı birlikler ve piyadelerden oluşmuştur. Askerler, savaşırken üniforma benzeri kıyafetler giymiş; ok, yay, balta, mızrak, kalkan ve miğfer kullanmıştır.” Bunun belgesi Ur standardıdır: MÖ 2600’de yapılmış, Sümer savaşını betimleyen bir kutu süslemesi (British Museum).

Mısırlılar: “Mısır ordusu başlangıçta valilerin topladığı milis kuvvetlerden oluşmuştu. Sürekli savaş hâlinde olmayan devlette düzenli bir orduya da ihtiyaç duyulmamıştı fakat iç kargaşa ve isyanlardan ders alınarak gençlerden oluşan düzenli bir ordu kurulmuştu.” Ordunun bileşimi karışıktır: “Mısır ordusunda paralı askerler ve köle savaşçılar da kullanılmıştı.” En zekice çözüm ise şudur: “Ayrıca sınır güvenliği için tehdit unsuru olan konargöçer savaşçılar orduda istihdam edilerek tehlike kaynağı olmaktan çıkarılmıştı.” Yani düşman olabilecek kişiler işe alınarak etkisizleştirilmiştir.

Mısır’ın silahları: ok, mızrak, kama ve kalkan. Üstünlük sebebi ise ayrıca yazılmıştır: “Mısır ordusunu çağdaşlarından güçlü kılan, bu metal silahların yanında atlı savaş arabalarıydı.” Metal için kaynak arayışı bile bir sefer sebebidir: “Orduda kullanılacak metal silahların üretimi için bakır yönünden zengin olan bölgeler ele geçirilmişti.” Denizde de bir görev vardır: “Kızıldeniz’de güvenliği sağlamak için de gemiler inşa edilmişti.” Ordunun sağladığı üç sonuç: kralın otoritesini kabul etmeyen valiler itaat altına alınmış, firavunun güvenliği sağlanmış ve ticaret kervanları her türlü saldırıdan korunmuştur.

BİR MISIRLI ASKERİN GÜNÜ

Ordu anlatımının yanında bir papirüs durur ve resmî anlatımın yanına askerin kendi hâlini koyar. Metin önce komuta zincirini sayıyor: “General, birlik komutanı; baştaki subay, sancaktar, yaver, yazıcı, elli askerin komutanı ve garnizon komutanı.” Sonra günlük hayatı: “Asker her saat uyandırılır. Eşek sürer gibi bırakmazlar peşini. Aton (güneş tekeri) gecenin karanlığına batana dek asker alın teri döker. Karnı açtır, böğrü ağrır, yaşayan bir ölüdür.”

Terhis sonrası bile rahat yoktur: “Terhis edildikten sonra aldığı buğday tayını öğütülmeye elverişli değildir. Suriye’ye göreve çağrılır. Dur durak tanınmaz ona. Ne giysileri vardır, ne de sandaletleri.” Yürüyüş: “Dağlara doğru tırmanışa geçer. Her üç günde bir su içer, ama kokulu, tuzlu bir su. Hastalıktan vücudu kırılır.” Zaferde bile payına bir şey düşmez: “Askerin sırt çantası düşer, asker kadını yüklenirken çantayı başka biri kapar.” Ve son: “Kaçar da firarilere katılırsa, bütün ailesi mahkûm edilir. Çölün sınırında ölür, ismini devam ettirecek kimse yoktur.”

Asıl soru da tam yerinde: bu metnin yazarı niçin bunları anlatmış olabilir? Bu soru bilerek açık bırakılıyor; cevabı sen kuracaksın. Tarihçilerin sık savunduğu okumalardan biri şu: metin, askerliği kötü göstererek yazıcılığı özendirmek için yazılmış bir okul metni olabilir — bu okuma doğruysa papirüsün kendisi de taraflıdır. Kadeş rölyefi kralın propagandasıysa, bu papirüs de yazıcının propagandası olur. İki taraflı kaynağı yan yana koymak, tarihçinin gerçeğe en çok yaklaştığı andır.

tayın = askere verilen erzak payı. firari = ordudan kaçan asker. garnizon = bir yerde sürekli bulunan askerî birlik.

AKAD ve HİTİT ORDULARI

Akadlar: “Şehir devletleri arasında süregelen savaşları güçlü askerî yapılarıyla çözüme kavuşturan Akadlar, bu devletleri göçebe saldırılarına karşı tek çatı altında toplamışlardı.” En önemli cümle şudur: “Akadlar, Mezopotamya’da ilk daimî orduyu kurmuş fakat ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için düzenli bir sistem teşkil edememişlerdi.” Yani ordu vardı, ama onu besleyecek düzen yoktu — ve devleti bitiren de bu oldu: “Ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında süreklilik sağlanamayınca askerî gücünü kaybeden devlet, Gutilerin saldırıları sonucu yıkılmıştı.” Araya bir de iç sorun girmiştir: “Bu süreçte Akad nüfusu farklı din ve ırklardan oluştuğu için sık sık isyanlar yaşanmış, bu da merkezden uzak bölgelerdeki hâkimiyetin zayıflamasına yol açmıştı.”

Hititler: “Hitit ordusunun başat unsurları piyadeler ve savaş arabalarıdır. Piyadelerin temel birliği, hür erkekler arasından askerlik mesleğine girenler ve imparatorluğun çeşitli bölgelerinden askere kaydedilenlerden oluşmuştur. Savaşlarda asıl vurucu unsurlardan olan piyadeler aynı zamanda sınırlardaki kalelerin güvenliğini sağlamak ve isyanları bastırmakla görevlidir.” Silahları: “pala ve baltanın yanı sıra açık arazilerde nizami saldırıya imkân tanıyan uzun mızraklar”; malzemesi: “Hitit ordusunda kullanılan silahlar bronzdan imal edilmiştir.”

Hititlerin savaş düzeni bir iki aşamalı plandır: “Hitit ordusu, düşman kuvvetlerine savaş arabalarıyla saldırarak onları zayıflattıktan sonra esas darbeyi piyadelerle indirmiştir.” Yani savaş arabası vurucu güç değil, hazırlayıcı güçtür.

ROMA ORDUSU · LEJYON ve TESTUDO

“Roma Devleti; güçlü, düzenli ve disiplinli bir orduya sahipti. Ordunun çoğunluğu piyadelerden oluşmuş ve her Roma yurttaşı asker kabul edilmişti. Roma ordusu lejyon adı verilen askerî birliklerden oluşmuş, düzenli maaş alan askerler de lejyoner olarak adlandırılmıştı.” Sonra bileşim değişmiştir: “Zamanla askere daha fazla ihtiyaç duyulması üzerine paralı asker istihdamı da başlamıştı.”

Teçhizat: “Çoğunluğu piyade olan lejyonerler; zırh, miğfer ve yakın dövüş silahlarıyla donanmıştı. Roma askerleri kullandıkları miğfer, zırh, kılıç ve kalkanlar sayesinde rakip ordular karşısında avantaj sağlamıştı.” Ama bedeli de yazılıdır: “Fakat kullandıkları bu teçhizat onların hareket kabiliyetini kısıtlamıştı.” Bu tek cümle, Turan taktiğinin neden Roma tarzı bir ordu karşısında etkili olabileceğini de açıklar. Denizde: “Karada güçlenen Roma ordusu, Akdeniz hâkimiyeti için büyük bir donanmayla da desteklenmişti.”

Roma’nın stratejisinin yüzyıllar içinde nasıl değiştiğini anlatıyor — bu, değişim ve süreklilik kavramının askerî karşılığıdır. MS 2. yüzyıl: “güçlü, ileri garnizonlar tarafından tutulan sabit sınırlar ile komşu ‘haydut devletlere’ yönelik ağır piyade lejyonlarının ana vurucu güç olduğu önleyici saldırılar.” 4. yüzyıl: “derinlikli savunmaya ve seçkin bir ani taarruz süvarisinin etrafında örgütlenmiş hareketli sahra ordularının karşı saldırılarına dayanıyordu.” Değişen şey yalnız taktik değil, mimaridir: “Kalın, yüksek surlar; dar, iyi savunulan kapılar; çok sayıda gözlem kulesi ve zaman zaman yüksek yerlerin etrafını çeviren duvarlarla askerî mimari artık büyük oranda savunmaya yönelikti.” Sınır gerisindeki yol ağı da büyük oranda genişletilmiştir — birlikleri hızla yeniden konuşlandırmak için.

İki yüzyıl arasındaki fark tek cümlede özetlenebilir: saldıran ordudan savunan orduya geçilmiştir. Aynı devlet, aynı adla, bambaşka bir askerî anlayışla yaşamıştır.

ASYA HUN ORDUSU · ONLU SİSTEM

“Asya Hun Devleti’nde askerlik özel bir meslek olarak görülmemiş, orduda ücretli asker istihdam edilmemiştir. Bütün idari görevliler aynı zamanda orduda komutanlık yaptığı için askerî disiplin devlet işleyişine de yansımıştır.” Bu iki cümle, Roma ve Mısır’ın tam tersidir: orada paralı asker vardır, burada yoktur; orada asker ayrı bir meslektir, burada herkes askerdir.

Mete Han’ın reformu: “MÖ 209 yılında devletin başına geçen Mete Han ordu sisteminde reformlar yapmıştır. Bu yıl, Türk Kara Kuvvetlerinin sembolik olarak kuruluş yılı kabul edilmiştir. Mete Han uyguladığı onlu sistemle orduyu birliklere bölerek komuta etmiş, 10.000 kişilik 40 tümenden oluşan Hun ordusunun mevcudu 400.000’e erişmiştir.” Boyların kuvvetleri de bu düzene girmiştir: “Boyların askerî kuvvetleri savaş esnasında bir ordu düzenine girip başkomutan tarafından disiplinli bir şekilde yönetilebilmiştir.”

İki ayrıntı daha: “Mete Han, kendi icat ettiği ıslık çalan oku ile ordusundaki okçuları hareket ettirmiştir” — yani ok aynı anda bir silah ve bir komut aracıdır. Ve “Asya Hunları, demircilikte gelişmiş olduklarından bu madeni, silahlarının etki gücünü artırmak için de kullanabilmiştir.” Silahlar: ok ve yaydan başka mızrak, süngü, kalkan ve kılıç.

HUNLAR ÇİN’İ NASIL DEĞİŞTİRDİ

Bu, ünitenin en güzel etkileşim örneğidir: “Çin kaynakları, Çin’in kuzeyinde yaşayan ve bazıları ‘Hunların ataları’ olarak kabul edilen bozkır kavimlerinin okçuluktaki başarıları ve boynuz kullanılarak yaptıkları yayların üstünlüğünü dile getirmişlerdir.” Asıl güç ise hareketli okçuluktur: “Kuzey komşularının dörtnala giden at üzerinde öne ve arkaya büyük bir hızla çok sayıda ok atabilen okçu süvarileri, Çinliler için karşı koyulmaz bir güç haline gelmişlerdir.”

Seçkin bir zümreden de söz edilir: “okları göklerin en yükseğine erişebilen tek bir kuşun tüylerini taşıyan” ve başlarına ustalıklarının alameti olarak “çift şahin kanadı” takan “kartal nişancıları”. Çin’in aldığı iki tedbir şudur: “Bir yandan ‘Çin Seddi’ni inşa etmişler, diğer yandan ise askerî bir reform yaparak Çin ordularını, giyim, teçhizat ve sistem bakımından Hun tarzında örgütlemeye çalışmışlardır.” Reformun tarihi bile bellidir: “Bu reform, Chou kralı Wu-ling’in MÖ 307 tarihinde yayınladığı bir emirnameyle ilan edilmiştir ki, at kültürü ve kompozit yayın bu reformlar ile Çinlilere geçtiği söylenebilir.”

Yani etkileşim tek yönlü değildir: Hunlarla ilgili bilgilerimizin çoğu Çin kaynaklarına dayanır, ama Çin ordusunun biçimi de Hunlardan öğrenilmiştir. Bir devlet, düşmanını yenmek için ona benzemiştir.

kompozit yay = birden çok malzemenin (ahşap, boynuz, sinir) birleştirilmesiyle yapılan, at üstünde kullanılabilecek kadar kısa ama çok güçlü yay. alamet = işaret. emirname = yazılı emir.

KARŞILAŞTIRMA · ASKER NEREDEN GELİR

Bir ordunun askerini nereden bulduğu, o devletin toplumla kurduğu ilişkiyi gösterir. Altı devlet üç gruba ayrılır.

HERKES ASKER

Roma: her Roma yurttaşı asker kabul edilir; ama yurttaşlık 300 klanla sınırlıdır. Asya Hunları: askerlik özel bir meslek değildir, bütün idari görevliler aynı zamanda komutandır.

KARIŞIK ORDU

Mısır: önce valilerin milis kuvvetleri, sonra gençlerden düzenli ordu; ayrıca paralı askerler, köle savaşçılar ve orduya alınan konargöçer savaşçılar. Roma (sonraki dönem): paralı asker istihdamı başlar.

MESLEK ORDUSU

Hititler: piyadenin temel birliği, hür erkekler arasından askerlik mesleğine girenler ve imparatorluğun çeşitli bölgelerinden askere kaydedilenlerdir. Akadlar: Mezopotamya’nın ilk daimî ordusu.

05 / OYUN

Bu devlet hangi havzada, bu taktik kimin?

Karışık sırayla gelen devleti, başkenti, unvanı ya da taktiği doğru kutuya yerleştir. Her cevaptan sonra açıklama hemen çıkar.

OYUN · ESKİ ÇAĞ MEDENİYETLERİ
0 / 0
06 / BİLGİ TESTİ

Öğrendiklerini test et

Beş medeniyet havzası, Eski Çağ devletlerinin tarihleri ve merkezleri, altı devletin yönetim ve meşruiyet anlayışı ile ordu teşkilatları üzerine test.

Soru 1 / 10
Puan: 0
Soru yükleniyor...
07 / ÖZET

Bir sayfada bütün ünite

HAVZA NEDİR

Medeniyet: bir toplumun belirli bir dönemdeki kültürü ve yaşam tarzı. Medeniyet havzası: benzer medeniyet özelliklerinin görüldüğü bölge. Beş havza: Mezopotamya, Mısır, Anadolu, Avrupa, Türkistan.

MEZOPOTAMYA

Sümerler (MÖ 4000-2350): yazıyı icat etti, kent devletleri, ensi/patesi. Akadlar (MÖ 2350-2150): imparatorluğun temelleri, başkent Agade, Sargon ve Naramsin, Gutiler yıktı. Asurlular: MÖ XXI. yy, ticaret kolonileri, yazıyı Anadolu’ya getirdi, MÖ 612 Ninive düştü. Babilliler: MÖ XIX. yy, Hammurabi, asma bahçeler, MÖ 539 Persler yıktı.

MISIR

Nil çevresinde; “Mısır, Nil’in bir armağanıdır” (Herodotos). Doğu ve batıda çöller saldırılardan korudu. MÖ 3050 Menes (Narmer) — MÖ 30 Ptolemaios Hanedanlığı’nın Roma tarafından yıkılışı. Manetho: otuz hanedan. Giza Piramitleri IV. Hanedan zamanında; bütçeye yükü nedeniyle sonra bu tarz imar yapılmadı.

ANADOLU

Hititler (MÖ XVII-XII. yy): Hattuşaş, Alacahöyük, Kadeş Savaşı MÖ 1285, Kadeş Barışı MÖ 1270, Pankuş meclisi. Frigler: Sakarya çevresi, başkent Gordion, kral Midas, Kimmerler yıktı. Lidyalılar: Gediz Ovası, Sardes, parayı kullanan ilk medeniyet, Kral Yolu, MÖ 546 Persler yıktı. Urartular: Hurri kökenli, başkent Tuşpa (Van), MÖ VI. yy Medler yıktı.

AVRUPA

Yunan şehir devletleri: Atina güçlü donanma, Sparta piyade kara ordusu; rekabetleri birliği engelledi. Romalılar: MÖ 753 krallık, MÖ 509 cumhuriyet, MÖ 27 imparatorluk; 380 Hristiyanlık resmî din; Batı Roma 476, Doğu Roma 1453. Makedonlar: II. Philip, Alexander Pers Devleti’ne son verdi, Diadohlar toprakları bölüştü.

TÜRKİSTAN

İskitler: MÖ IX. yy, konargöçer; kıtlık ve kuraklık sebebiyle Hunlarla mücadele, kaybedip Karadeniz’in kuzeyine göç; süvari birliklerinin kurulmasına öncülük ettiler. Asya Hunları: MÖ 220 kuruldu, ilk hükümdar Teoman, MÖ 209 Mete Han, güney-kuzey ayrılığı, MS 216’da tamamen yıkıldı.

MEŞRUİYET KAYNAKLARI

Sümer: kral başrahip-başkomutan-başyargıç, güç tapınaktan. Mısır: firavun tanrının yeryüzündeki temsilcisi. Akad: “tanrı krallığı”, Naramsin ilahi simgeler kullandı. Hitit: kral Fırtına Tanrısı’nın temsilcisi, ölünce tanrı sayılır. Roma: yasa ve senato geleneği; imparator başrahip. Asya Hun: kut — yönetme yetkisi Tanrı’dan.

ORDULAR

Sümer: savaş arabalı birlikler + piyade, üniforma benzeri kıyafet. Mısır: milisten düzenli orduya; paralı asker ve köle savaşçı; üstünlüğü atlı savaş arabaları. Akad: ilk daimî ordu, ama ikmal düzeni kurulamadı. Hitit: savaş arabası zayıflatır, esas darbeyi piyade indirir; bronz silahlar. Roma: lejyon/lejyoner, zırh ve kalkan; teçhizat hareketi kısıtladı. Asya Hun: onlu sistem, 40 tümen × 10.000 = 400.000.

İKİ TAKTİK

Turan (hilal) taktiği: sahte geri çekilme → pusu → çevirme → okçularla uzaktan vurma. Kaplumbağa dizilişi (Testudo): kalkanlarla üstten ve yanlardan korunma. Biri harekete, öteki duruşa dayanır. Çinliler MÖ 307’de Wu-ling’in emirnamesiyle ordularını Hun tarzında örgütlemeye çalıştı.