Düzen bozulunca doğan bilim
Sosyoloji rahat bir çağın değil, her şeyin altüst olduğu bir çağın ürünü. Aydınlanma felsefesi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi üçlüsünün ardından gelen devasa toplumsal sorunlar, 19. yüzyıl Avrupa’sında yeni bir bilim doğurdu. Bu ünitede o üç olayı ve dört kurucuyu — Comte, Durkheim, Marx, Weber — göreceksin.
Sosyolojinin incelediği bazı konular belli bir sistem ve yönteme dayanmaksızın eski çağlardan beri ele alınmıştır; özellikle filozoflar ideal toplumu tanımlamak isterken toplumsal sorunlara eğilmişlerdir. Ancak bu birikim yalnızca sosyolojinin altyapısını oluşturur. Sosyolojinin bilim hâline gelişi, bir dizi tarihsel olay sonucunda sanayileşmenin hız kazandığı 19. yüzyıl Avrupa’sında gerçekleşmiştir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin getirdiği devasa toplumsal sorunlar sosyolojinin doğuş sebebidir.
Şerit üzerindeki basamağı seç: her basamağın altında hangi yüzyıl, ne oldu ve sosyolojiye nasıl bir kapı açtı yazar. Sıra rastgele değil — Aydınlanma düşünceyi, Fransız Devrimi siyasi düzeni, Sanayi Devrimi üretim ve gündelik hayatı değiştirir; üçünün toplamı sosyolojiyi doğurur.
Bu çağın düşünsel dünyasına hâkim olan felsefi görüşlerin genel adıdır. Dikkat: aydınlanma felsefesi 17-18. yüzyılın düşünsel dünyasına hâkim olan görüşlerin genel adıdır.
En çok üzerinde durduğu konular: demokrasi, cumhuriyet, yurttaşlık, medeni haklar, kuvvetler ayrılığı, laiklik. İnsan ve toplum üzerine yeni düşünme yolları ortaya çıkmış, bu da sosyal bilimlerin gelişmesi için gereken koşulları oluşturmuştur.
Aydınlanma Dönemi boyunca tartışılan demokrasi, cumhuriyet, haklar, yurttaşlık konuları Fransız aydınlarının ana gündemiydi. 1789 yılında Fransa’da özgürlük ve eşitlik talebiyle monarşiye karşı bir halk ayaklanması başlamış, krallığın teslimiyetiyle monarşinin yetkileri anayasa ile sınırlandırılmıştır.
Devrim yalnız Fransa’yı ilgilendirmedi: tüm krallık ve imparatorlukların yerine ulus-devletlerin inşa sürecini başlattı. Bu geçiş, toplumun tüm kurumlarının yeniden yapılanması anlamına geldi. Değişen toplumsal yapının ancak bilimsel yöntemlerle anlaşılabileceği düşüncesi sosyolojinin doğuşunda etkili oldu.
Fransız Devrimi’nin etkisiyle yıkılan krallık ve imparatorlukların yerini 18. yüzyıldan itibaren ulus-devlet modelleri almaya başlamıştır. İmparatorlukların simgesi olan tarım toplumunun yerini sanayi toplumu almıştır.
Sanayileşme sürecinde eğitimden dine, çalışma hayatından aileye, kültürden yaşama alışkanlıklarına, mimariden kurumsal yapılanmalara kadar her alanda köklü değişimler yaşanmıştır.
Sanayileşme süreci ve Fransız Devrimi beraberinde toplumsal hayatın hemen her alanında düzensizlikler getirmiştir. Bu düzensizliklere çözüm getirmek için sistematik kuramlar geliştirerek toplumsal düzeni sağlama arayışı sosyolojinin çıkış noktasını oluşturmuştur.
Aydınlanma Çağı düşünürleri 18. yüzyılda toplumsal hayat üzerine önceki düşünürlerden daha sistematik ve tutarlı çalışmaya başlamışlardır. Çözümlemenin bilimsel ilkelerini insan, insan doğası ve topluma uygulayarak yöntemsel bir yola başvurmuşlar; aynı zamanda uzmanlaşmış bir toplum biliminin oluşmasını sağlamışlardır. Bu nedenle birçok araştırmacı onları sosyolojinin öncüleri, kurucuları olarak kabul etmektedir.
İki yüzyıl birbirine karışır. Aydınlanma felsefesi 17-18. yüzyılın düşünsel dünyasına hâkimdir; Fransız Devrimi 1789’dur; ulus-devlet modelleri 18. yüzyıldan itibaren yayılır; ama sosyolojinin bilim hâline gelişi 19. yüzyıl Avrupa’sındadır. İkinci tuzak: sosyolojinin doğuş sebebi “Aydınlanma felsefesi” değil, “tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin getirdiği devasa toplumsal sorunlardır”.
Sosyoloji bağımsız bir bilim hâline gelmeden önce Platon, Aristoteles, Konfüçyüs, İbn Haldun, Montesquieu, Vico, Rousseau ve daha pek çok düşünürün sosyal felsefe denebilecek toplum görüşleri modern sosyolojinin kuramsal zeminini oluşturmuştur.
Bu düşünürlerin fikirleri, henüz modern bilim anlayışı gelişmediği için sistemli bir bütünlük ve metodolojiden uzaktır. Sosyolojinin ayrı bir bilim dalı olmasını kurucu sosyologlar gerçekleştirmiştir.
Yani mesele düşünürlerin zekâsı değil, yöntemdir: sistemli bir bütünlük ve metodoloji olmadan toplum üzerine düşünmek felsefe kalır, bilim olmaz.
Sosyoloji tarihi açısından kalıcı iz bırakan dört isim sosyolojinin kurucu isimleri arasında sayılır: Auguste Comte, Emile Durkheim, Karl Marx ve Max Weber.
Bu dördü bir ekol değildir: Comte pozitivisttir, Weber pozitivizme karşı çıkar; Durkheim işlevselcidir, Marx çatışmacıdır. Ortak yanları toplumu sistemli bir yöntemle incelemeleridir.
Kutuya bir isim ya da “kurucu”, “öncü” yaz. Sınavda “aşağıdakilerden hangisi sosyolojinin kurucularından biri değildir” sorusu tam olarak bu tablodan çıkar.
Bir isim seç: kartta yaşadığı yıllar, anahtar kavramları ve toplumu neye benzettiği çizilir. Aynı zamanda o ismin doğa bilimlerinin yöntemine bakışı — uygulanabilir mi, uygulanamaz mı — bir eksende işaretlenir. Comte ile Weber’in bu eksenin iki ucunda durduğunu göreceksin.
Comte, sosyolojinin kurucusu ve isim babası olarak kabul edilir. Sosyoloji terimini ilk kez kullanmış, sosyolojiyi toplumu inceleyen pozitivist bir bilim dalı olarak tasarlamıştır.
Toplumun çözümlenmesinde doğa bilimlerini model alarak kullanılacak pozitivist yöntemi gözlem, karşılaştırma ve deney olarak belirlemiştir. Doğa bilimlerinde olduğu gibi toplumsal yaşamın yasalarını bulmak istemiş, bunları toplumsal gerçeği oluşturan ve açıklayan sosyolojik yasalar olarak tanımlamıştır.
Durkheim “kolektif bilinç” kavramını tanımlayarak toplumu bir arada tutan ana unsurun dayanışma olduğunu ileri sürmüştür. Tarım toplumundaki “mekanik dayanışma”dan sanayi toplumundaki “organik dayanışma”ya geçerken toplumsal bilincin zayıflaması ile oluşan ve düzensizlik anlamına gelen “anomi” kavramı üzerinde durmuştur.
İşlevselci olarak adlandırılan bir toplum modeli benimsemiştir: toplumu, bir bütünü oluşturmak amacıyla farklı işlevler üstlenmiş parçalardan oluşan biyolojik bir organizmaya benzetir. Toplumun, kendisini oluşturan bireylere indirgenemeyeceğini, bireylerin üzerinde bir gerçekliği olduğunu savunur.
Alman düşünür ve sosyolog Marx, sanayi toplumunun ve dolayısıyla kapitalizmin yarattığı sorunlar üstünde durmuştur. Marx’a göre toplumu biçimlendiren ve toplumsal sınıfların oluşumunu belirleyen en önemli unsur, o toplumun üretim ilişkileridir.
Tüm toplumsal değişmeler, birbiriyle çatışan sınıflar arasındaki mücadelenin sonucudur.
Alman sosyolog Weber’e göre sosyoloji, olması gerekeni değil, olanı olduğu gibi ortaya koyan bir bilim olmalıdır. Bir sosyolog inceleme ve araştırmalarında olabildiğince nesnel davranmalı ve ön yargılarından tamamen arınmalıdır.
Bilimselliğe yaptığı bu vurguya rağmen Weber, toplumun doğa bilimlerinin yöntemleriyle analiz edilemeyeceğini öne sürmüştür. Comte gibi pozitivist sosyologların aksine, doğa ve toplumun birbirinden farklı yapısal özellikler gösterdiğini düşünmüştür. Weber daha çok insan eylemlerinin toplumsal yönünün yorumlanmasını amaç edinmiştir: sosyoloğun görevi, eylemde bulunan insanın o eyleme yüklediği anlamı anlamak ve yorumlamaktır.
| Ölçüt | Comte | Durkheim | Marx | Weber |
|---|---|---|---|---|
| Yıllar | 1798-1857 | 1858-1917 | 1818-1883 | 1864-1920 |
| Anahtar kavram | Pozitivizm, sosyolojik yasalar | Kolektif bilinç, dayanışma, anomi | Üretim ilişkileri, sınıf mücadelesi | Anlama ve yorumlama, nesnellik |
| Doğa bilimi yöntemi | Model alınmalı | İşlevselci çözümleme | Üretim ilişkileri çözümlemesi | Uygulanamaz |
| Yöntemin adımları | Gözlem, karşılaştırma, deney | — | — | Eyleme yüklenen anlamı yorumlama |
| Toplum neye benzer? | Yasalarla işleyen bir düzen | Biyolojik organizma | Çatışan sınıflar alanı | Anlamlı eylemler bütünü |
| Bağlı olduğu kuram | Pozitivizm | İşlevselcilik | Çatışma kuramı | Çatışma kuramı + anlamacı yaklaşım |
Durkheim’ın en çok sorulan iki kavramı dayanışma ve anomidir. İkisi de aynı geçişin parçası: tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilirken bağ türü değişir ve bu geçişte toplumsal bilinç zayıflarsa anomi ortaya çıkar.
Kaydırağı tarım toplumundan sanayi toplumuna doğru çevir. Sol uçta bağ mekanik dayanışmadır; sağ uçta organik dayanışma. Ortadaki turuncu bant anomi riskini gösterir: geçiş sırasında toplumsal bilinç zayıflar ve “ilişkileri düzenleyen temel mekanizmayı oluşturan basit kuralların yıkılması” yaşanabilir.
Tanım: anomi, Durkheim’a göre sosyal yapının içerisindeki unsurlar arasındaki ilişkileri düzenleyen temel mekanizmayı oluşturan basit kuralların yıkılmasıdır. Durkheim bu kavramı, mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya geçerken toplumsal bilincin zayıflaması ile oluşan ve düzensizlik anlamına gelen bir durum olarak ele alır.
İki isim arasında gidip gel: her seçimde aynı soruya verdikleri zıt cevaplar yan yana çizilir — doğa bilimlerinin yöntemi topluma uygulanabilir mi? Bu ayrım ileride göreceğin pozitivist araştırma yöntemi ile anlama-yorumlama yöntemi ayrımının kaynağıdır.
Weber “bilime karşı” değildir. Weber sosyoloğun olabildiğince nesnel davranmasını ve ön yargılarından tamamen arınmasını ister — bilimselliğe güçlü bir vurgu yapar. Karşı çıktığı şey bilim değil, doğa bilimlerinin yöntemlerinin topluma uygulanmasıdır. İkinci tuzak: mekanik dayanışma = tarım toplumu, organik dayanışma = sanayi toplumu; “organik” kelimesi kulağa daha ilkel geldiği için sık ters yazılır. Üçüncüsü: “toplum bireylere indirgenemez” Durkheim’ındır, Marx’ın değil.
Yeni bir okula geçtiğinde eski kuralların işlemediği, yenilerinin henüz oturmadığı o karışık hafta tam olarak anominin küçük ölçekli hâli: ilişkileri düzenleyen basit kuralların yıkılması.
Sınıfça aynı ödevi ayrı ayrı yapıyorsanız bağınız benzerlik üzerinedir — Durkheim’ın mekanik dayanışma dediği bağ türü buna benzer.
Biri sunum, biri araştırma, biri tasarım yapıyorsa artık birbirinize ihtiyacınız vardır. Sanayi toplumundaki organik dayanışmanın mantığı budur: bağ benzerlikten değil iş bölümünden doğar.
Fizik laboratuvarında gözlem yapıp karşılaştırıp deneyi tekrarlıyorsan Comte’un sosyolojiye taşımak istediği pozitivist yöntemin üç adımını uyguluyorsun demektir.
Davranışı ölçmek yerine ona ne anlam yüklediğini anlamaya çalışıyorsan Weber’in dediğini yapıyorsun: sosyoloğun görevi eylemde bulunan insanın o eyleme yüklediği anlamı anlamak ve yorumlamaktır.
“Takım kötü oynadı” demek ile “şu üç oyuncu kötü oynadı” demek aynı şey değil. Durkheim toplumun kendisini oluşturan bireylere indirgenemeyeceğini, bireylerin üzerinde bir gerçekliği olduğunu savunur.
Sınıfta imkânların eşit olmadığını fark ettiğinde Marx’ın sorusunu sormuş olursun: toplumsal sınıfların oluşumunu belirleyen en önemli unsur üretim ilişkileridir.
Bir kasabadan büyük şehre taşınan bir arkadaşının zorlanması, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin küçük bir örneğidir: bu geçiş devasa toplumsal sorunlar doğurmuştur.
Oy, temsil, yetki sınırı… Bunların hepsi Aydınlanma felsefesinin gündemindeki demokrasi, cumhuriyet, yurttaşlık, medeni haklar, kuvvetler ayrılığı başlıklarının okul ölçeğindeki karşılığıdır.
46 soruluk test · sosyolojinin doğuşunda etkili olaylar, öncüler ve kurucular, Comte’un pozitivizmi, Durkheim’ın dayanışma ve anomi kavramları, Marx’ın üretim ilişkileri, Weber’in anlama-yorumlama yaklaşımı
Sosyolojinin konuları eski çağlardan beri ele alınmış ama belli bir sistem ve yönteme dayanmaksızın. Bilim hâline gelişi, sanayileşmenin hız kazandığı 19. yüzyıl Avrupa’sında gerçekleşti. Doğuş sebebi: tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin getirdiği devasa toplumsal sorunlar.
17-18. yüzyılın düşünsel dünyasına hâkim olan felsefi görüşlerin genel adı. Konuları: demokrasi, cumhuriyet, yurttaşlık, medeni haklar, kuvvetler ayrılığı, laiklik. İnsan ve toplum üzerine yeni düşünme yolları doğurmuş, sosyal bilimlerin gelişmesi için gereken koşulları oluşturmuştur.
1789: özgürlük ve eşitlik talebiyle monarşiye karşı halk ayaklanması; krallığın teslimiyetiyle monarşinin yetkileri anayasayla sınırlandırıldı. Devrim, tüm krallık ve imparatorlukların yerine ulus-devletlerin inşa sürecini başlattı; bu, toplumun tüm kurumlarının yeniden yapılanması demekti. Değişen yapının ancak bilimsel yöntemlerle anlaşılabileceği düşüncesi sosyolojiyi doğurdu.
18. yüzyıldan itibaren krallıkların yerini ulus-devlet modelleri, tarım toplumunun yerini sanayi toplumu aldı. Eğitimden dine, çalışma hayatından aileye, kültürden yaşama alışkanlıklarına, mimariden kurumsal yapılanmalara kadar her alanda köklü değişim yaşandı. Doğan düzensizliklere çözüm getirmek için sistematik kuramlar geliştirme arayışı sosyolojinin çıkış noktasıdır.
Platon, Aristoteles, Konfüçyüs, İbn Haldun, Montesquieu, Vico, Rousseau ve pek çok düşünürün sosyal felsefe denebilecek toplum görüşleri modern sosyolojinin kuramsal zeminini oluşturdu. Fikirleri sistemli bir bütünlük ve metodolojiden uzaktı; sosyolojinin ayrı bir bilim dalı olmasını kurucu sosyologlar gerçekleştirdi.
Sosyolojinin kurucusu ve isim babası; sosyoloji terimini ilk kez kullandı. Sosyolojiyi pozitivist bir bilim dalı olarak tasarladı. Pozitivist yöntemi gözlem, karşılaştırma ve deney olarak belirledi; doğa bilimlerini model aldı. Toplumsal yaşamın yasalarını aradı ve bunları sosyolojik yasalar olarak tanımladı.
Kolektif bilinç kavramını tanımladı; toplumu bir arada tutan ana unsurun dayanışma olduğunu ileri sürdü. Tarım toplumundaki mekanik dayanışmadan sanayi toplumundaki organik dayanışmaya geçerken toplumsal bilincin zayıflamasıyla oluşan düzensizlik = anomi. İşlevselci model: toplum, farklı işlevler üstlenmiş parçalardan oluşan biyolojik bir organizma. Toplum bireylere indirgenemez, bireylerin üzerinde bir gerçekliği vardır.
Alman düşünür ve sosyolog; sanayi toplumunun ve kapitalizmin yarattığı sorunlar üzerinde durdu. Toplumu biçimlendiren ve toplumsal sınıfların oluşumunu belirleyen en önemli unsur üretim ilişkileridir. Tüm toplumsal değişmeler, birbiriyle çatışan sınıflar arasındaki mücadelenin sonucudur.
Sosyoloji olması gerekeni değil, olanı olduğu gibi ortaya koymalı; sosyolog olabildiğince nesnel olmalı ve ön yargılarından tamamen arınmalıdır. Buna rağmen toplum doğa bilimlerinin yöntemleriyle analiz edilemez: doğa ve toplum farklı yapısal özellikler gösterir. Amacı insan eylemlerinin toplumsal yönünün yorumlanmasıdır; sosyoloğun görevi eyleme yüklenen anlamı anlamak ve yorumlamaktır.