Yedi yüzyıl süren
bir şiirin
tek kalıbı
Gazel, divan edebiyatında yaygın kullanılan nazım biçimidir. Gazellerde genellikle “aşk, tabiat, güzellik, kadın vb.” temalar ele alınır. Beyit nazım birimiyle yazılan gazellerin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Beyitler; aa, ba, ca, da, ea... biçiminde uyaklanır. Bu ünitede gazelin yapısını, aruz ölçüsünü, divan şiirinin öteki nazım biçimlerini ve bu şiirin merkezindeki aşk anlayışını çalışacağız.
Türk şiiri tek bir çizgide ilerlemedi. Toplumun tarihindeki büyük olaylar — yerleşik hayata geçiş, İslamiyet’in kabulü, Batı’ya yönelme — edebiyatta da bir değişim ve dönüşüm meydana getirdi ve her dönüşüm yeni bir şiir geleneği doğurdu. Bu geleneklerin bazıları aynı yüzyılda yan yana yaşadı; biri ötekinin yerini almadı.
kitâb atı urdum kutadğu bilig
kutadsu okığlıka tutsu elig
sözüm sözledim men bitidim bitig
sunup iki ajunnı tutğu elig
Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig (haz.: Mustafa S. Kaçalin). Dil neredeyse tamamen Türkçedir.
Gönül hayrân olupdur aşk elinden
Ciğer biryân olupdur aşk elinden
Niçeler tâc u tahtı mâl u mülkü
Koyup uryân olupdur aşk elinden
Yunus Emre (haz.: Mustafa Tatçı, Dîvân). Arapça ve Farsça sözcükler girmiştir ama cümle Türkçedir.
Nâm u nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan
Düşdi çemende berg-i dıraht itibârdan
Eşcâr-ı bâg hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
Bâkî (haz.: Sabahattin Küçük, Bâkî Dîvânı). Farsça tamlamalar (fasl-ı bahâr, berg-i dıraht) baskındır.
Üç metin de Türkçedir. Değişen şey söz varlığı ve tamlama düzenidir: devlet büyüdükçe, ilim ve sanat dili genişledikçe Arapça ve Farsça sözcükler artmış, XVI. yüzyılda Farsça tamlama divan şiirinin doğal aracı hâline gelmiştir. Necâtî Bey’in XV. yüzyıldaki sade dili, bu eğilimin tersine duran bir tercihtir.
“Önce halk şiiri vardı, sonra divan şiiri geldi, sonra modern şiir” cümlesi yanlıştır. XVII. yüzyılda Karacaoğlan koşma söylerken Nef’î kaside yazıyordu; bugün bile hem türkü yakılıyor hem serbest şiir yazılıyor. Gelenekler birbirinin yerini almaz, yan yana yaşar. Ayrım zamanda değil beslendiği damardadır: hangi ölçüyle, hangi nazım birimiyle, hangi söz varlığıyla ve kimin için yazıldığı.
Gazel, divan edebiyatında yaygın kullanılan nazım biçimidir. Gazellerde genellikle “aşk, tabiat, güzellik, kadın vb.” temalar ele alınır. Beyit nazım birimiyle yazılan gazellerin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Beyitler; aa, ba, ca, da, ea... biçiminde uyaklanır. Gazelin ilk beytine matla, son beytine makta, en güzel beytine beytülgazel denir.
Gazelin ilk beyti. Tek beyit içinde iki dize de aynı sesle biter (aa); gazelin bütün kafiye ve redif düzenini bu beyit kurar. “Matla” doğuş yeri demektir — gazel buradan doğar.
Gazelin son beyti. Şair mahlasını (takma adını) genellikle burada söyler. “Ey Necâtî yaraşur mutribi şeh meclisinün” dizesi bir maktadır ve şairin adı oradadır.
Gazelin en güzel beyti. Yeri sabit değildir; gazelin herhangi bir yerinde olabilir. Şah beyit adı da verilir. Hangi beytin beytülgazel olduğu bir değerlendirmedir, bir kural değil.
Beyit, anlam bakımından bütünlük taşıyan iki dizedir. Halk şiirinin nazım birimi dörtlük, divan şiirininki beyittir. İkinci tuzak daha incedir: gazelde her beyit kendi başına bir anlam bütünüdür; beyitler arasında konu bütünlüğü aranmaz. Baştan sona tek bir konuyu işleyen gazele ise yek-âhenk gazel denir — yani konu bütünlüğü gazelin kuralı değil, istisnasıdır.
Aşağıdaki gazelin redifi iki sözcüktür: döne döne. Bu tekrar yalnız bir ses oyunu değil; gazelin her beytinde dönen bir şey vardır — gök kandili, asılan âşık, uçan güvercin, Kâbe’yi tavaf eden ay ve güneş, sallanan aynalar, raks eden çalgıcı.
1 · matla
Çıkalı göklere ahum şereri
döne döne
Yandı kandîl-i sipihrün cigeri
döne döne
2
Ayagı yir mi basar zülfüne ber-dâr olanun
Zevk u şevk ile virür cân ü seri
döne döne
3
Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldu diyu
Sana iletdi kebûter haberi
döne döne
4
Kâ’be olmasa kapun ay ile gün leyl-ü-nehâr
Eylemezlerdi tavâf ol güzeri
döne döne
5
Sen olasan diyu yir yir asılub âyîneler
Gelene gidene eyler nazarı
döne döne
6 · makta
Ey Necâtî yaraşur mutribi şeh meclisinün
Raks urub okuya bu şi’r-i teri
döne döne
Necâtî Bey, Divan (haz.: Ali Nihat Tarlan, Necati Beg Divanı). Ölçü: Fe’ilâtün / Fe’ilâtün / Fe’ilâtün / Fe’ilün. Metnin 4. beytinden sonra bir bölüm atlanmıştır.
Divan şiirini zorlaştıran şey dilbilgisi değil söz varlığıdır. Aşağıdaki on sekiz sözcüğü öğrenirsen gazelin tamamı açılır.
Gazelin altı dize sonu. Önce tür seç, sonra o türe ait sözcüklere tıkla. Redif iki sözcüktür ve her dizede aynen tekrarlanır.
Sınır kelimenin içindedir: “şerer-i”de “-i” belirtme durumu ekidir, yani rediftir; geriye kalan “er” sesleri kafiyeyi kurar.
Kaplan Üstüner’in yazdığına göre Necâtî’nin şiirlerinde kendi hayatından izler de vardır: “Nâmeye sıgmaz Necâtînün oransuz kıssası / Göz yaşıyla kapuna ‘arz ola bâkî mâ-cerâ” — şairin hayatı mektuplara sığmaz, yazılsa roman olur. Bir başka beytinde o kadar yalnızdır ki kapısını rüzgârdan başka açan bulunmaz: “Bir veche unuduldı Necâtî ki kimsene / Mihnet-serâsı kapusın açmaz meger ki bâd.”
Nazire, bir şairin başka bir şairin şiirine aynı ölçü, aynı kafiye ve aynı redifle yazdığı şiirdir. Bâkî’nin Necâtî’ye yazdığı nazire bir saygı ve yarış biçimidir: “aynı kalıpta ben ne yapabilirim?” sorusunun cevabıdır. Divan şiirinde özgünlük yeni bir kalıp bulmakta değil, bilinen kalıbın içinde yeni bir söyleyiş bulmaktadır. Bu yüzden nazire yazmak kusur değil, ustalık göstergesidir.
Aruz ölçüsü, dizelerdeki hecelerin ses değeri açısından denkliğine dayanır. Hece ölçüsünde dizeler kaç hece olduğuna bakılarak eşitlenir; aruzda ise heceler kısa (açık) ve uzun (kapalı) diye ikiye ayrılır ve her dize aynı kısa-uzun desenini tekrarlar. Bu desenin adı kalıp, kalıbı oluşturan parçaların adı tef’iledir.
Kısa ünlüyle biten hece kısadır: ka, ge, si. Aruz çizelgesinde . ya da ᴗ imiyle gösterilir.
İki durumda hece uzundur: ünsüzle bitiyorsa (tün, gök, mef) ya da uzun ünlü taşıyorsa (lâ, û, î). Çizelgede – imiyle gösterilir.
Aruzu çözebilmek için önce hece sınırını doğru koymak gerekir. Bu terimleri hecelerine ayır.
Aruz Arap ve Fars şiirinden alınmıştır ve o dillerde ünlü uzunluğu anlam ayırt eder. Türkçede ise uzun ünlü yoktur; bu yüzden aruzu Türkçeye uydurmak yüzyıllar süren bir uğraş olmuştur. Şairler iki yola başvurdu: imale (kısa heceyi uzun okuma) ve zihaf (uzun heceyi kısa okuma). İkisi de aslında bir kusur sayılırdı; büyük şairin ölçüsü, ne kadar az imale ve zihafa başvurduğuyla ölçülürdü. Türkçeyi aruza en iyi uyduran şairler Fuzûlî, Bâkî, Nedîm, Şeyh Gâlib ve daha sonra Tevfik Fikret ile Yahya Kemal sayılır.
Gazel divan şiirinin en yaygın nazım biçimidir ama tek biçimi değildir. Aşağıdaki dört şiir, gazelle aynı gelenekten gelir; nazım birimi, birim sayısı ve kafiye düzeni bakımından ondan ayrılırlar.
Senden bilirim yok bana bir fâ’ide ey gül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Etsem de ‘abesdir sitem-i hâra tahammül
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Ellerle o zevk etdi ben âteşlere yandım
Çekdim o kadar cevr ü cefâsın ki usandım
Derlerdi kabûl etmez idim şimdi inandım
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül
Osman Nevres (haz.: Bayram Ali Kaya, Dîvân). Ölçü: Mef’ûlü / Mefâ’îlü / Mefâ’îlü / Fe’ûlün.
Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül
Kuru sevdâda yeler bî-ser ü bî-pây gönül
Demedim mi sana dolaşma ana hay gönül
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül
Bizi hâk etti hevâ yoluna sevdâ nidelim
Pây-mâl eyledi bu zülf-i semen-sâ nidelim
Kul edinmezdi güzeller bizi illâ nidelim
Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül
Ahmed Paşa (haz.: Ali Nihat Tarlan, Ahmet Paşa Divanı). Ölçü: Fe’ilâtün / Fe’ilâtün / Fe’ilâtün / Fe’ilün.
Âlem dedigin senin ne manâ bilsem
Bitmez mi tükenmez mi bu gavga bilsem
Bir şâm u seherdir ki mükerrer dâim
Olduk ne için mahv-ı temâşâ bilsem
Şeyh Gâlib (haz.: Naci Okçu, Şeyh Gâlib Dîvânı). Ölçü: Mef’ûlü / Mefâ’îlü / Mefâ’îlün / Fa’.
Hakka şükür koçlarun devrânıdur
Cümle âlem bu demün hayrânıdur
Gün batandan gün toğan yire değin
Aşk erinün bir nefes seyrânıdur
Kadı Burhaneddin (Haluk İpekten, Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Aruz). Ölçü: Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilün.
Mersiyeler; din, devlet büyüklerinin ya da sevilen birinin ölümünün ardından yazılan divan şiirleridir. Halk şiirindeki karşılığı ağıt, İslamiyet Öncesi Dönem’deki karşılığı sagudur — üçü de aynı duyguyu, üç ayrı gelenekte söyler.
Çıktın elden nidelim ansızın eyvâh pisi
Yandın ölüm oduna derd ile nâgâh pisi
Hasretâ şîr-i ecel buldu sana râh pisi
Nidelim âh pisi neyleyelim vâh pisi
Derisi kakum u semmûr u vaşaktan yeğ idi
Râst idi hüsnü gibi hulku dahi gökçeğ idi
Kedi sanman onu ol bir ala gözlü beğ idi
Nidelim âh pisi neyleyelim vâh pisi
Ansızın elden çıktın eyvah pisi
Zamansız dert ile ölüm ateşiyle yandın pisi
Yazık ki ecel aslanı sana gelen yolu buldu pisi
Ne edelim ne eyleyelim ah pisi vah pisi
Derisi kakım, samur ve vaşaktan üstün idi
Doğru idi güzelliği gibi ahlakı da iyi ve güzel idi
Onu kedi sanmayın o ela gözlü bir bey idi
Ne edelim ne eyleyelim ah pisi vah pisi
Meâli — Cemal Kurnaz, Divan Dünyası. Şiirin kendisi bir komisyon tarafından yazılmıştır. kakum: beyaz kürkü değerli bir hayvan · semmûr: samur · şîr-i ecel: ecel aslanı · hulk: huy, ahlak.
Bu şiir divan şiiri hakkındaki en yaygın ön yargıyı tek başına çürütür: divan şairi yalnız padişahı ve sevgiliyi anlatmaz. Bir kedinin ardından mersiye yazan bir şair, hem hayvana karşı duyarlıdır hem de yüksek bir kalıbı gündelik bir konuya uygulayacak kadar ustadır.
İkisi de dörtlüklerle yazılır, ikisi de dördüncü dizeyi tekrarlar. Ayıran nokta şudur: şarkı bestelenmek için yazılmıştır ve tekrarlanan dizeye nakarat denir; şarkının üçüncü dizesine ise miyan adı verilir ve orası şiirin en anlamlı yeri sayılır. Şarkı Türklerin divan edebiyatına kazandırdığı bir nazım biçimidir ve en büyük ustası Nedîm’dir. Murabbanın böyle bir beste amacı yoktur. Bir de rubai ile tuyuğ karışır: ikisi de tek dörtlüktür ve aaxa uyaklıdır, ama tuyuğ Türklerin bulduğu bir biçimdir ve yalnız Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilün kalıbıyla yazılır.
Klasik Türk edebiyatı, aşk ekseninde şekillenmiş ve gelişimini sürdürmüş bir edebiyat geleneğidir. Şairler asırlar boyunca çeşitli teşbihler, mecazlar ve tasvirler aracılığıyla aşkı anlatmaya çalışmışlardır. Ancak keskin çizgilerle aşkın bir tanımını yapmak mümkün değildir; her şair aşkı kendine göre yorumlamıştır.
Kimi, aşkı belâ olarak görürken bir diğeri de sefa olarak nitelendirmiştir. Bu hususta aşk, birbiri ile zıt olan iki kavramı bünyesinde barındırabilecek ulvî (yüce) bir duygudur.
Kimi şairler aşka yalnızca beşerî anlam yüklerken kimileri de onu ilahi boyutta düşünmüş ve mutlak aşkın Tanrı olduğunu söylemişlerdir. Bazen de İlâhî ve beşerî aşk tek bir beyitte sentezlenmiştir. Bu yüzden bir beytin “dünyevi mi ilahi mi” olduğu çoğu zaman okurun yorumuna açıktır.
Divan şiirinin tamamına yakını, güzelliğin kaynağı kabul edilen “Hüsn-i Mutlak”ı (Mutlak Güzellik) terennüm eder (dile getirir). Güzele duyulan ilgi ve bunun artması sonucu gelişen görme, elde etme ve kavuşma arzusunun insan ruhunda oluşturduğu “aşk”, dolaylı olarak bu şiirin temel konusunu oluşturur.
Genel kabul gören bir inanışa göre insanın tanıdığı ilk güzellik Allah’ın “Cemal”i olup, güzellikle bu ilk tanışma ruhların yaratılıp onunla ahitleştikleri “Elest Bezmi”nde gerçekleşmiştir. İnsanların dünyada âşık oldukları her güzellik, aslında o ilk zevk hâline duyulan özlemin bir uzantısıdır.
Redifi tek bir sözcüktür: su. Şiir boyunca su bir gözyaşıdır, bir kılıçtır, bir yolcudur, bir âşıktır. Bu, divan şiirinin çalışma biçimini en iyi gösteren örnektir: bir sözcük, otuz iki beyit boyunca otuz iki ayrı anlam kazanır.
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su
Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su
Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su
Ey göz, gönlümdeki ateşlere gözyaşından su saçma çünkü bu kadar tutuşmuş/yanmış ateşe su çare olmaz.
Bahçıvan, gül bahçesini suya versin, boşuna zahmete girmesin. Bin gül bahçesini sulasa, senin yüzün gibi bir tane bile gül açılmaz.
Dostlar, eğer onun elini öpmek arzusuyla ölürsem; toprağımdan bir testi yapın ve onunla sevgiliye su ikram edin.
Su, ayağının toprağına varmak için ömrü boyunca başını taştan taşa vurarak avare gezer.
Fuzûlî, Su Kasîdesi (günümüz Türkçesi: Erdem Can Öztürk, Su Kasîdesi Şerhi). Ölçü: Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilâtün / Fâ’ilün. Şiir bir na’ttır: Hz. Peygamber’i öven kasidedir. eşk: gözyaşı · od: ateş · gül-zâr: gül bahçesi · kûze: testi · hâk-i pây: ayak toprağı.
Yaşadığı XVI. yüzyıldan bugüne kadar yetişen, Türk edebiyatının tanınmış şairleri içerisinde en büyük lirik şair olarak şiir tahtında oturmaktadır. Türk, Arap ve İran kültürlerinin tabakalaştığı Irak-ı Arab’da Arapçayı, Farsçayı ve devrinin bütün ilimlerini hakkıyla öğrenmiştir. Eserlerinden tefsir, hadis, kelâm, fıkıh, mantık, hendese, astronomi ve tıp ilimlerini bildiği anlaşılmaktadır; bu sebeple kaynaklar ondan “Mevlânâ Fuzûlî” diye bahsetmişlerdir.
Onu gördüğü anlaşılan hemşehrisi Ahdî, onun âlim, fâzıl, iyi yaratılışlı, sohbeti tatlı bir insan olduğunu, üç dille şiir yazdığını, aruz ve kafiye ilminde ve muamma söylemekte usta olduğunu, nesrinin sanatlı ve secili fakat akıcı olup herkes tarafından beğenildiğini yazmıştır. (Hasibe Mazıoğlu, Fuzûlî Üzerine Makaleler)
“Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kīl ü kâl imiş ancak” — âlemde ne varsa aşkmış; ilim ise yalnızca bir dedikodudan ibaretmiş. Divan şiirinin aşk anlayışını tek beyitte özetleyen söz budur.
Necâtî’nin gazeli, yazıldığı dönemin gündelik hayatını satır satır taşır: kandil (aydınlatma aracı), kebûter/güvercin (haberleşme aracı), ay ve güneşin Kâbe’yi tavaf etmesi (Dünya’nın merkezde olduğu evren anlayışı), iplere asılmış aynalar (pazar yerlerinde ayna satışı), meclis, mutrib ve raks (eğlence meclislerinde çalgı ve dans), şairin padişah meclisinde şiir okuması (sanata ve sanatkâra verilen değer). Yani şiir mecazlarla yazılmıştır ama mecazların malzemesi gerçek hayattır. Bir de şu var: şehzade katilleri, padişahın indirilmesi, yeniçeri isyanları, kıtlıklar — hepsi zamanın divan şiirinde yankı bulur.
Bu dört sözcük türünün ortak yanı şudur: tek başlarına bir varlığı ya da hareketi karşılamazlar. İsim, sıfat ve fiil bir şeyi gösterir; bunlar ise gösterilenler arasındaki ilişkiyi kurar. Şiirde ritmi ve bağlantıyı büyük ölçüde bu dört tür taşır.
İsmin yerini tutan sözcüklerdir. İki biçimde bulunur: sözcük hâlinde (ben, sen, o, biz, siz, onlar; bu, şu; kim, ne; kimse, herkes, hiçbiri) ve ek hâlinde (kalb-iniz, kapı-m).
Ayırt etme yolu: bir sözcüğün yerini tutuyorsa zamir, bir ismi niteliyorsa sıfattır. “Bu güzel.” → zamir. “Bu kitap güzel.” → sıfat.
Tek başına anlamı olmayan, başka sözcüklerle öbek kurduğunda anlam kazanan sözcüklerdir: gibi, için, ile, kadar, göre, doğru, üzere, dolayı, bile, değin, karşı, ancak.
“Rüzgâr gibi”, “şarkılar için”, “bir bakış bile”. Edat çıkarılırsa cümle bozulur — bağlaçtan farkı budur.
Eş görevli sözcükleri, söz öbeklerini ya da cümleleri birbirine bağlayan sözcüklerdir: ve, ile, ama, fakat, lakin, ancak, çünkü, ki, de/da, ne… ne…, hem… hem…, ya… ya…
“Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!” Bağlaç çıkarılırsa cümlenin anlamı daralır ama cümle yine de ayakta kalır.
Sevinç, korku, acı, şaşkınlık gibi ani duyguları anlatan ya da seslenme bildiren sözcüklerdir: ah, vah, eyvah, of, hey, ey, bre, aman, yazık.
“Ey Necâtî…”, “Nidelim âh pisi neyleyelim vâh pisi”. Divan şiirinde ünlem çok sık kullanılır çünkü şiir bir seslenmedir: âşık sevgiliye, şair meclise seslenir.
Behçet Necatigil, Ahmet Muhip Dıranas ve Necâtî Bey’den yedi dize. Önce tür seç, sonra o türe ait sözcüklere tıkla. İsim, sıfat ve fiiller işaretlenmez.
“ile”yi ayırmanın yolu onu “ve” ile değiştirmeye çalışmaktır. Değişebiliyorsa bağlaçtır: “Zevk u şevk” = “zevk ve neşe” → bağlaç. Değişemiyorsa edattır: “derd ile yandın” = “derd ve yandın” olmuyor → edat, çünkü orada “ile” bir sebep/araç bildiriyor. Aynı sınama “de/da” için de işler: ayrı yazılıp “bile” anlamı veriyorsa bağlaç (“Sen de gel”), bitişik yazılıp yer bildiriyorsa hâl ekidir (“Kalbinizde kaldı”).
Her soruda ya bir beyit, ya bir tanım ya da bir kavram verilir. Soruların ve şıkların sırası her açılışta karışır; yanlış cevapta doğrusu ve gerekçesi hemen görünür.
48 soruluk test — Türk şiirinin altı geleneği, gazelin tanımı ve kafiye düzeni, matla, makta ve beytülgazel, Necâtî Bey ve “döne döne” redifli gazel, gazelin söz varlığı, kafiye ve redif ayrımı, aruz ölçüsü ve tef’ileler, imale ve zihaf, divan şiirinin öteki nazım biçimleri (kaside, şarkı, murabba, rubai, tuyuğ, mersiye, mesnevi), divan şiirinde aşk anlayışı, Fuzûlî ve Su Kasîdesi, zamir-edat-bağlaç-ünlem
Divan edebiyatında yaygın kullanılan nazım biçimidir. Gazellerde genellikle “aşk, tabiat, güzellik, kadın vb.” temalar ele alınır. Beyit nazım birimiyle yazılan gazellerin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Beyitler; aa, ba, ca, da, ea... biçiminde uyaklanır.
Gazelin ilk beytine matla, son beytine makta, en güzel beytine beytülgazel denir. Matla iki dizesi de aynı sesle biten tek beyittir; maktada şair mahlasını söyler; beytülgazelin yeri sabit değildir, şah beyit adı da verilir.
İslamiyet Öncesi (koşuk, sagu, sav, destan) · Anonim (mâni, türkü, ninni) · Âşık Tarzı (koşma, semai, varsağı, destan) · Dinî-Tasavvufi (ilahi, nefes, nutuk, şathiye) · Divan (gazel, kaside, mesnevi, rubai, şarkı) · Modern (serbest şiir). Gelenekler birbirinin yerini almaz, yan yana yaşar.
XV. yüzyıl divan şairi; asıl adı İsa. Devrinde “Hüsrev-i Rûm” (Anadolu şairlerinin padişahı) olarak anılmıştır. Zengin kelime hazinesi, özgün imge dünyası ve sade diliyle Türk şiirine temel taşı koyanlardandır; halk söyleyişleri ile atasözleri ve deyimlere sıkça başvurmuştur. “Döne döne” redifli gazeline başta Bâkî olmak üzere pek çok nazire yazılmıştır. Eseri: Divan.
“Döne döne” gazelinde redif iki sözcüktür: “döne döne”; ondan önceki “-i / -ı” belirtme durumu eki de rediftir. Kafiyeyi şerer-, ciger-, ser-, haber-, güzer-, ter- sözcüklerinin sonundaki “er” sesleri kurar. Redif bir ek, bir sözcük ya da birden çok sözcük olabilir.
Dizelerdeki hecelerin ses değeri açısından denkliğine dayanır. Hece kısa (açık) ya da uzun (kapalı) olur; uzun hece ünsüzle biter ya da uzun ünlü taşır. Desenin adı kalıp, parçalarının adı tef’iledir. Türkçede uzun ünlü bulunmadığı için imale (kısayı uzun okuma) ve zihaf (uzunu kısa okuma) kusurlarına başvurulmuştur.
Gazel (Necâtî): Fe’ilâtün/Fe’ilâtün/Fe’ilâtün/Fe’ilün · Su Kasîdesi (Fuzûlî): Fâ’ilâtün/Fâ’ilâtün/Fâ’ilâtün/Fâ’ilün · Şarkı (Osman Nevres): Mef’ûlü/Mefâ’îlü/Mefâ’îlü/Fe’ûlün · Murabba (Ahmed Paşa): Fe’ilâtün/Fe’ilâtün/Fe’ilâtün/Fe’ilün · Rubai (Şeyh Gâlib): Mef’ûlü/Mefâ’îlü/Mefâ’îlün/Fa’ · Tuyuğ (Kadı Burhaneddin): Fâ’ilâtün/Fâ’ilâtün/Fâ’ilün.
Gazel: beyit, 5-15 beyit, aa/ba/ca. Kaside: beyit, en az 33 beyit, aa/ba/ca; övgü amaçlıdır. Şarkı: dörtlük, bestelenmek için yazılır, tekrarlanan dizesi nakarat, üçüncü dizesi miyan; Türklerin kazandırdığı biçimdir, ustası Nedîm. Murabba: dörtlük, dördüncü dize tekrarlanır. Rubai: tek dörtlük, aaxa. Tuyuğ: tek dörtlük, aaxa, Türklerin bulduğu biçim, yalnız Fâ’ilâtün/Fâ’ilâtün/Fâ’ilün kalıbıyla.
Din, devlet büyüklerinin ya da sevilen birinin ölümünün ardından yazılan divan şiirleridir. Halk şiirindeki karşılığı ağıt, İslamiyet Öncesi Dönem’deki karşılığı sagudur. Bir kedinin ardından yazılmış mersiye, divan şairinin yalnız padişahı ve sevgiliyi anlatmadığını gösterir.
Klasik Türk edebiyatı, aşk ekseninde şekillenmiş bir edebiyat geleneğidir. Şiirin merkezinde güzelliğin kaynağı sayılan “Hüsn-i Mutlak” vardır; insanın tanıdığı ilk güzellik Allah’ın “Cemal”idir ve bu tanışma “Elest Bezmi”nde gerçekleşmiştir. Kimi şair aşkı belâ, kimi sefa sayar; kimi beşerî, kimi ilahi boyutta düşünür, bazen ikisi tek beyitte sentezlenir.
Türk edebiyatının en büyük lirik şairi sayılır. Irak-ı Arab’da yetişmiş; Arapça, Farsça ve devrinin bütün ilimlerini öğrenmiştir — bu yüzden “Mevlânâ Fuzûlî” diye anılır. Üç dille şiir yazmış, aruz ve kafiye ilminde usta sayılmıştır. Su Kasîdesi bir na’ttır (Hz. Peygamber’i öven kaside) ve redifi sudur.
Zamir ismin yerini tutar (sözcük ya da ek hâlinde). Edat tek başına anlamsızdır, öbek kurunca anlam kazanır (gibi, için, bile, kadar) ve çıkarılırsa cümle bozulur. Bağlaç eş görevli ögeleri bağlar (ve, ama, çünkü, ne… ne…) ve çıkarılsa da cümle ayakta kalır. Ünlem ani duyguyu ya da seslenmeyi bildirir (ah, vah, ey, aman). “ile” “ve” ile değiştirilebiliyorsa bağlaç, değiştirilemiyorsa edattır.