Geçmiş bir kez yaşandı; tarih ise her kuşakta yeniden yazılıyor
Ünite bir çizimle açılıyor: Göbeklitepe’nin yapım süreci, tarihsel kaynaklardan yararlanılarak canlandırılmış bir illüstrasyondur ve gerçeği yansıttığı iddiasını taşır. Sorusu da şu: tarihçilerin bir olayı geçmişte yaşandığı gibi yeniden inşa etmesi mümkün müdür? Bu ünitede o sorunun cevabını arayacağız — tarihsel bilginin nasıl bir bilgi olduğunu, hangi kavramlarla çalıştığını ve zamanı nasıl bölümlediğini tek tek ayıracağız.
Tanım iki cümlede duruyor: “Tarih, tarihçilerin kanıtlara ve belgelere dayanarak yeniden kurmaya ve şekillendirmeye çalıştıkları geçmişin kurgusu ve eldeki belgelerle ortaya konan geçmişin yansımasıdır.” Ve devamı: “Bir başka deyişle tarih, geçmiş yaşantıların bugünü anlamak ve geleceğe yön vermek amacıyla anlaşılabilir ve anlatılabilir bir forma dönüştürülmesidir.”
“Tarihçiler, araştırmalarını kendi yaşadıkları dönemde yaptıkları için geçmişi değil, geçmişten artakalan ve günümüze ulaşabilen izleri yorumlar.” Buradan çıkan sonuç çok önemlidir: “Bu nedenle tarih disiplini, tarihçilerin kendi özgün bakış açılarıyla ortaya koyduğu soruların cevaplarını yansıtır.” Yani tarih kitabında okuduğun her bölüm, birinin sorduğu bir sorunun cevabıdır; soru değişirse cevap da değişir.
Tarihin kapsamı da bellidir: tarih; toplumdaki sürekliliği, siyasal ve sosyal değişimleri, insanları etkileyen düşünce sistemlerini, kültürel ve ekonomik koşulları kaydeden bir bellek niteliğindedir. Bu yönüyle her türlü dönemsel ve olgusal değişikliği keşfetmeye çalışan, bu değişikliklerin neden ve sonuçlarını inceleyen bir disiplindir.
Gerekçe şudur: “Tarih ile geçmişin birbirinden farklı içerikler taşımasının en büyük nedeni tarihçinin, belli bir tarihsel konu üzerinde çalışırken seçiciliğe gitme zorunluluğudur. ‘İçerikler’ neredeyse sınırsız olduğundan, hiçbir tarihçi geçmişteki olayların bütünlüğünü kapsayamaz. Geçmişte olanların ancak bir bölümü aktarılabilir ve hiçbir tarihçinin anlatımı, geçmişe tam olarak karşılık gelmez.”
Madem her şey yazılamıyor, tarihçi neyi yazacağına nasıl karar veriyor? Buna tarihsel önem denir: “Bir tarihçinin geçmişteki tüm olayları, kişileri, toplulukları ya da mekânları araştırması mümkün değildir.” Bu yüzden konu üç soruyla sınırlandırılır:
Bu olay o dönemde yaşayan insanlar için ne kadar önemliydi?
İnsanların yaşamını nasıl etkiledi?
Bu etkiler günümüze kadar devam etti mi?
Üç sorunun cevabı, konunun içeriğini ve kapsamını belirler.
Bu bölüm altı ayrı okuma parçasıyla kuruluyor ve sonunda hepsini tek bir bilgi görselinde topluyor. Altı özelliğin her biri, tarihi fen bilimlerinden ayıran bir noktadır.
Merkezde tarihsel bilgi durur, altı kol ondan çıkar. Bir kola bastığında o kol kalınlaşır ve sağdaki kutu hem özelliğin tanımını hem de örneğini yazar.
Altı okuma parçası verilir ve her birinin tarihsel bilginin hangi özelliğini ele aldığını bulması istenir. Aşağıdaki matriste her satır bir okuma parçasıdır; doğru sütuna ✓ koy, sonra Denetle’ye bas. Her satırda tam bir doğru hücre vardır.
Tarihsel bilginin sınırını en açık anlatan parça şudur: “Bu nedenle geçmiş olaylara ait kanıtlar her zaman eksik ve parça parçadır. Pek çok kanıt kaybolmuş durumdadır ve diğerleri genellikle soluk ve çarpıktır. Tarihçiler parçaları olabildiğince dikkatli bir şekilde bir araya getirirler ancak yeniden oluşturmaya çalıştıkları resimde boşluklar kalır. Bu boşlukları makul görünen ve mevcut olgulara uyan çıkarımlarla doldurmak için ellerinden geleni yaparlar. Ortaya çıkan şey, gerçekte olmuş olana çok benzeyebilir ancak tarih olarak bildiğimiz şeyin geçmişin tam bir kopyası olduğundan asla tam olarak emin olamayız.”
Aynı parça, kanıtın neden bozulabildiğini de söyler: elimizde kalanlar “pek çoğu yoruma dayalı olan ve aynı zamanda hafızanın görgü tanıklarına bile oynadığı oyunlara tabi olan salt kayıtlardır.” Yani bir olayı gözüyle gören insanın anlattığı bile ham gerçek değildir.
Tarihte kesin yasa yok diye tarihin bilimsel olmadığı sanılır. Oysa tam tersi doğrudur: “Tarih araştırmaları, belli yöntemlere dayandırılarak yapılması ve farklı kaynaklar üzerinden çok sayıda kanıta ulaşılması yönüyle bilimsel bir nitelik taşır.” Üstelik tarih, kronoloji, coğrafya, arkeoloji, nümismatik, diplomatik gibi disiplinlerden gelen verileri kullanarak çalışmasını ölçülebilir, hesaplanabilir ve doğrulanabilir kılar. Ayrım şudur: tarihsel olgular kesin yasalara değil, tarihçilerin kaynaklar üzerinden ulaştığı çıkarımlara ve yorumlara dayanır — bu, bilimsel olmamak değil, farklı bir bilimsellik biçimidir.
Temel kavramlar tek tek sayılıyor: tarih, tarihçi, tarihsel bilgi, kanıt, geçmiş, zaman, yöntem, olay, olgu, neden-sonuç, değişim ve süreklilik. Ve ekliyor: “Tarihi anlamak ve tarihsel düşünme becerisini kazanmak için bu kavramların ifade ettiği anlamları bilmek gerekir.”
Aşağıdaki tablo on bir kavramın tanımını taşır. Arama kutusuna bir kavram ya da tanımdan bir kelime yaz; sütun süzgeciyle aramayı tek bir sütunla sınırlayabilirsin.
Tarihçinin yöntemi tek cümlede toplanır: “Tarihçiler; araştırma soruları sorarak konuları belirleme, kaynaklardan bilgi toplama, inceleme ve eleştirme, olguları belirleme, olgular arasında ilişki kurma, ulaşılan bilgileri yorumlama ve sentezleme olarak özetlenebilecek bir yöntemle çalışır.” Ve bu çalışmanın dayanağını da veriyor: “Bu çalışmanın en önemli dayanağı tarihçilerin kaynağa sorduğu soruların cevaplanma sürecidir.” Buradan kanıt tanımı çıkar: tarihçilerin sorduğu sorulara cevap veren kaynaklardaki bilgilerdir.
Ayrım şu cümlededir: “Tarihsel olay somut ve özel bir gelişmeyi, tarihsel olgu ise soyut ve genel bir süreci ifade eder.” Düğmelerdeki dört çift, verilen dört örnektir: hicret ↔ İslamiyet’in yayılışı, James Watt’ın 1769’daki buhar makinesi ↔ Sanayi Devrimi, 1789 Fransız İhtilali ↔ milliyetçilik düşüncesinin ortaya çıkması, Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışı ↔ Türk inkılabı.
Olgu, “yorum” demek değildir. Tanım nettir: “Olgu ise doğrulanabilir, belgelerle kanıtlanabilir ve herkes tarafından varlığı kabul edilebilir durumları ifade eder.” Olgunun kaynağı da bellidir: “Tarihsel olgular; kaynaklardan elde edilen bilgilere, açıklamalara, genellemelere ve izlenimlere dayanır.” Yani olgu soyut ve geneldir ama uydurma değildir.
Nedenler ikiye ayrılır: “Olayları harekete geçiren şeye tetikleyici veya hızlandırıcı neden diyebilirsiniz. Arka plandaki nedenler, tetikleyici nedenin içinde vücut bulduğu bağlamı oluşturan ve yaratan nedenlerdir. Tetikleyici nedenler genellikle dramatik ve oldukça açıktır. Arka plandaki nedenleri çözmek daha zordur ve bunlar genellikle belirsizdir.” Neden-sonuç ayrıca “afacan ikizler”e benzetir: tarihsel çalışmada birbirlerinden ayrılamazlar, yine de tam olarak nasıl ilişki kurduklarını görmek genellikle zordur.
28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Franz Ferdinand ile eşi Arşidüşes Sophie’nin Saraybosna’da suikasta uğraması. Bu suikast Ağustos 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı’na neden olmuştur.
Asıl soru tam da budur: “Yukarıdaki suikast, I. Dünya Savaşı’nın başlamasının tek nedeni olabilir mi?” Bir kurşun, dört yıl süren ve birçok cephede devam eden bir savaşı tek başına açıklamaz.
Aynı ayrım bir de iklimle örneklenir. “XVI. yüzyıl sonunda yaşanan Küçük Buzul Çağı, dünya çapında tarımsal üretimin azalmasına neden olmuştur.” Bu, neden-sonucun açıkça göründüğü bir örnektir. Hemen ardından ise şu uyarı gelir: “Buna karşılık aynı dönemde Anadolu’da yaşanan Celâli İsyanları’nın tek nedeninin bu iklim değişikliği olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla bazı olayların uzun dönemlere yayılan çok çeşitli neden ve sonuçları olabilir.” Pieter Bruegel’ın 1565 tarihli “Karda Avcılar” tablosu da bu döneme tanıklık edebilecek bir kaynak olarak tartışmaya açar.
Bu kavram dört gemi görseliyle anlatılıyor: Fenike gemisi (MÖ 1500-700), Osmanlı kalyetası (XVI. yüzyıl), buharlı gemi (XIX. yüzyıl) ve günümüze ait bir yük gemisi. Çıkardığı sonuç: bu görseller “hem gemilerin bir ulaşım ve yük taşıma aracı olarak süreklilik göstermesine hem de gemi yapım teknolojisinin zaman içindeki değişimine örnektir.” Şeritte gezinirken alttaki iki çubuk şunu gösterir: işlev çubuğu hiç düşmez (süreklilik), teknoloji çubuğu her durakta yükselir (değişim).
Zamanın tanımı: “Zaman; olayların oluş ve akış sırasını belirleyen, düzenli ve dönemli gök olaylarını birim olarak kullanan soyut bir kavramdır.” Tarihte ise tarihsel zaman kavramı kullanılır: “Tarihçiler, araştırma konusu olarak seçip tanımladıkları olayları kronolojik bir akış içinde vererek tarihsel zamanın algılanmasını sağlar.”
Bu ünitede sık sık MÖ ve MS tarihler geçecek. Kural bir önceki üniteden: yıl 100’e bölünür, kalan varsa bölüme bir eklenir. Yüzyıl tanımı da bunu doğrular: “Yüzyıl: Milat başlangıç alınarak 0-99, 100-199, 200-299 vb. olarak bölümlenen yüz yıllık dönem.” Aşağıdaki şerit, MÖ ve MS eksenlerinin sıfırdan iki yöne doğru büyüdüğünü hatırlatmak için duruyor.
Tanım: “Takvim, zamanı yıllara, aylara ve günlere bölmek için kullanılan yöntemdir.” Ve tarihi: “Zaman kavramı, tarih boyunca ‘içinde yaşanılan zaman’ anlamında birçok kez yapılandırılmış; Güneş’in ve Ay’ın hareketleri gözlemlenerek güneş ve ay takvimleri hazırlanmıştır.” Aşağıdaki dört künye, dört durağı sırayla anlatır.
Bölümleme birebir şudur: Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar (bazılarına göre Hristiyanlığın Büyük Kostantinus tarafından resmî din olarak kabul edildiği 336-337’ye kadar) olan devreye Eski Çağ; bu tarihten İstanbul’un fethi olan 1453 yılına (veya Amerika’nın keşif tarihi 1492 yılına) kadar olan devreye Orta Çağ; 1453’ten 1789 yılındaki Fransız İhtilali’ne kadar olan devreye Yeni Çağ; Fransız İhtilali’nden günümüze kadar olan devreye de Yakın Çağ denilmektedir. Şeritte her çağı seçtiğinde sağdaki kutu o çağın iki sınırını ve varsa alternatif sınırını yazar.
Tanım: “Kendine özgü bir özellik taşıyan zaman parçası; asır, dönem, devir.” Uzunluğu sabit değildir — Eski Çağ binlerce yıl, Yeni Çağ üç yüz yıldan biraz uzundur. Sınırı bir olay belirler.
Tanım: “Milat başlangıç alınarak 0-99, 100-199, 200-299 vb. olarak bölümlenen yüz yıllık dönem.” Uzunluğu her zaman yüz yıldır ve sınırını hiçbir olay değil, aritmetik belirler.
Bölümlemenin gerekçesi de bellidir: “Tarihçiler; araştırmalarını kolaylaştırmak, bulgularını adlandırmak, öğrenilmesini mümkün kılmak gibi çeşitli amaçlarla tarihi çağ, yüzyıl gibi çeşitli dönemlere ayırmış ve sınıflandırmıştır.” Bu sınıflandırmadaki en büyük çizgi yazıdır: “Bu sınıflandırmaya göre tarihin yazılı kaynaklardan öğrenilemeyen dönemleri tarih öncesi (prehistorya) devirler olarak adlandırılır. İlk yazılı belgelerden hareketle tarih devirlerinin Ön Asya’da yaşayan Sümer uygarlığı zamanında, yaklaşık MÖ 3200’lerde başladığı kabul edilmektedir.”
Dikkat: burada “kabul edilmektedir” denmesi rastlantı değildir. Yazının icadı gökten inen bir tarih değil, bugünkü belgelere dayanan bir kabuldür — yeni bir tablet bulunursa bu sınır da tartışılır. Tarihsel bilginin “yeni bilgilere göre değişebilir” özelliği tam da budur.
Çağ bölümlemesi tarafsız bir cetvel değildir: “Avrupa’da XVII. yüzyıldan itibaren tarih dönemlere ayrılarak incelenmeye başlanmıştır. Bu dönemlendirme sırasında Avrupa’da yaşanan gelişmeler ve değişimler dikkate alınmıştır. Avrupalı tarihçilerin bu yaklaşımının nedeni, kendi yaşadıkları coğrafyayı diğer bölgelerden daha ileri ve önemli bir merkez olarak kabul etmesidir.” Bunun üzerine bir tartışma sorusu doğar: tarihin Avrupa merkezli olarak çağlara bölünmesi ne gibi etkilere neden olabilir? Çünkü Batı Roma’nın çöküşü Çin’de ya da Orta Amerika’da hiçbir şeyi bitirmemiştir.
“Tarihin Doğası” değerlendirmesindeki etkinlik tam olarak budur: bir metin verilir, bazı cümlelerinin yanlış bilgi içerdiği söylenir ve öğrenciden bunları tespit edip düzeltmesi istenir. Aşağıdaki matriste her satır o metinden bir cümledir; Doğru ya da Yanlış sütununa ✓ koy, sonra Denetle’ye bas.
Ünitenin değerlendirme bölümünde bir de İbn Haldun vardır. “Batılıların Aristo’dan sonra en çok beğendikleri düşünürlerden biri olan büyük ‘tarih filozofu’ İbn Haldun”, eserinin girişi olan Mukaddime’de “nakil ve söylentilere dayanan tarihî bilgilere güvenilemeyeceğini, hele çeşitli milletlerin gelişmelerini art arda sıralayan tarihin hiçbir fayda sağlayamayacağını” belirtir. Ona göre “önemli olan, nakilden önce bu gelişmenin sırrını kavramak, yani anlamaktır. Bunun için yapılacak iş, nakil ve hikâye edilen bilgileri tenkit süzgecinden geçirmek, gerçeğe ne derece uygun olduğunu araştırmaktır.”
nakil = aktarma, birinden duyup ötekine söyleme. tenkit = eleştiri. taksimat = bölümleme. Bu paragraf, bu ünitenin bütün fikrini altı yüz yıl önceden söylüyor: sıralamak tarih değildir, anlamak tarihtir.
Karışık sırayla gelen ifadeyi doğru kutuya yerleştir: olay mı olgu mu, tetikleyici neden mi arka plan nedeni mi, çağ mı yüzyıl mı, geçmiş mi tarih mi? Her cevaptan sonra açıklama hemen çıkar.
Geçmiş ile tarih arasındaki fark, tarihsel bilginin altı özelliği, olay-olgu ve neden-sonuç ayrımı, takvimler ve çağ bölümlemesi üzerine test.
Tarihçilerin kanıtlara ve belgelere dayanarak yeniden kurmaya çalıştıkları geçmişin kurgusu; geçmiş yaşantıların anlaşılabilir ve anlatılabilir bir forma dönüştürülmesi. Tarihçi geçmişi değil, geçmişten artakalan izleri yorumlar.
Geçmiş, bugüne göre geride kalan zaman dilimidir. Tarih ise o zamandan seçilmiş bölümdür. Farkın sebebi tarihçinin seçicilik zorunluluğu: içerikler neredeyse sınırsızdır, hiçbir tarihçi bütününü kapsayamaz.
1) Tekrar edilemez, 2) kaynak ve kanıta dayanır, 3) uzak geçmişte kanıt azalır, 4) yeni bilgiyle değişebilir, 5) kesin yasalara değil yoruma dayanır, 6) yöntemi ve çok sayıda kanıtı sayesinde bilimsel niteliktedir.
Olay somut ve özel; olgu soyut ve genel. Hicret olay, İslamiyet’in yayılışı olgu. 1769 buhar makinesi olay, Sanayi Devrimi olgu. 1789 İhtilal olay, milliyetçilik olgu. Samsun’a çıkış olay, Türk inkılabı olgu.
Tetikleyici neden dramatik ve açıktır (Saraybosna suikastı, 28 Haziran 1914). Arka plan nedenleri belirsizdir ve çözülmesi zordur. Zincir kurulamazsa tarih, olayları üst üste yığmaktan ibaret kalır.
Fenike gemisi → Osmanlı kalyetası → buharlı gemi → günümüz yük gemisi. İşlev sürer (ulaşım ve yük taşıma), teknoloji değişir. Bir toplumun dili, gelenekleri ve mimari anlayışı da hem korunur hem değişir.
İlk ay takvimi Sümerler: 12 ay, 354 gün. İlk güneş takvimi Eski Mısırlılar. Julius Caesar Mısır güneş takvimini yeniden düzenledi. 1582’de Papa XIII. Gregorius’un değişiklikleriyle bugünkü miladi (Gregoryen) takvim oluştu; Hz. İsa’nın doğduğu yıl 0 kabul edildi.
Eski Çağ: Batı Roma’nın çöküşüne kadar (bazılarına göre 336-337). Orta Çağ: oradan 1453’e (veya 1492’ye). Yeni Çağ: 1453-1789. Yakın Çağ: 1789’dan günümüze. Bu bölümleme Avrupa merkezlidir ve XVII. yüzyılda Avrupa’da yapılmıştır.
Yazılı kaynaktan öğrenilemeyen dönemler tarih öncesi (prehistorya) devirlerdir. Tarih devirlerinin, Ön Asya’daki Sümer uygarlığı zamanında, yaklaşık MÖ 3200’lerde başladığı kabul edilir.