Dört fikir
üç savaş
on yıl
1908'de bir anayasa geri geldi, 1911'de Kuzey Afrika elden çıktı, 1912-1913'te Balkanlar kaybedildi. Bu ünite imparatorluğu kurtarmak için düşünülen dört yolu ve o yolların savaş masasında sınanmasını anlatıyor.
20. yüzyıla girerken Osmanlı aydınları aynı soruya dört ayrı cevap verdi. Dördü de devleti kurtarmak istiyordu; ayrıldıkları nokta kimi çatı altına aldıklarıydı.
Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan ulusları dil, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirmeyi ve bir "Osmanlı milleti" oluşturmayı esas alır.
Müslümanların coğrafya, kültür ve milliyet farkı gözetilmeksizin bir bütün hâlinde ve halife tarafından yönetilmeleri gerektiğini savunur.
Kurtuluşun Türk milliyetçiliği ile sağlanabileceği, Osmanlı topraklarında yaşayan Türkler arasında millî bilincin uyandırılması gerektiği düşüncesine dayanır.
Her alanda Batı medeniyetinin ve Batı'daki modern gelişmelerin takip edilmesi gerektiğini savunur.
Bu dört akım birbirinin alternatifi gibi görünse de aynı kişi birden fazlasını savunabiliyordu; Batıcılık bir yöntem önerirken Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük bir kimlik çatısı öneriyordu. Soruda "kimi bir arada tutmayı hedefliyor?" diye sorulduğunda cevap kimlik akımlarından biridir; "hangi yöntemle modernleşilecek?" diye sorulduğunda cevap Batıcılıktır.
II. Meşrutiyet bir günde ilan edilmedi; arkasında yaklaşık kırk yıllık bir muhalefet birikimi ve dışarıdan gelen bir kıvılcım vardı. Aşağıdaki zincir bu sırayı gösteriyor.
1870'lerin başında Osmanlı Devleti'nde Jön Türkler (Genç Osmanlılar) olarak anılan bazı aydınlar, 1889'da kurulan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında muhalefete devam etmişti.
Islahat yapılmazsa elde kalan son Balkan topraklarının da kaybedileceğini düşünen İttihatçılar, çareyi Meşrutiyet'in ikinci defa ilanında bulmuşlardı.
Bu sırada İngiltere ve Rusya arasında Reval Görüşmeleri gerçekleşti (1908). İttihat ve Terakki Cemiyeti, Bâb-ı Âli (Osmanlı Hükûmeti) üzerindeki baskılarını artırdı.
II. Abdülhamit, 1908'de Meşrutiyet'i yeniden ilan ederek 1876'da hazırlanan Kanun-ı Esasi'yi tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı.
Meşrutiyet, hükümdarlıkla yönetilen bir ülkede hükümdarın başkanlığı altındaki parlamento yönetimine dayanan anayasal hükûmet sistemidir.
Osmanlı Devleti'nde 1876'da yürürlüğe giren Kanun-ı Esasi, Türk tarihinin ilk yazılı anayasasıdır. Partilerin kurulması ile Osmanlı tarihinde ilk defa çok partili hayata geçildi.
Trablusgarp'ın anlaşılması için tek bir cümleyi kavramak yeter: Osmanlı Devleti oraya denizden ve karadan asker gönderemedi. Savaşın bütün seyri bu imkânsızlıktan çıkıyor.
Siyasi birliğini geç tamamlayan İtalya, sömürge elde etmek amacıyla 1911'de Osmanlı toprağı olan Trablusgarp'a saldırdı. Trablusgarp, Osmanlı'nın Kuzey Afrika'daki son toprağıydı.
Osmanlı Devleti, Trablusgarp'a denizden ve karadan asker gönderemedi. Bu nedenle bölgede Mustafa Kemal, Enver Bey, Fethi Bey gibi gönüllü subaylar görevlendirildi. Bu subaylar halkı teşkilatlandırarak mücadele verdi.
İlk savaşına katılan Mustafa Kemal'in Derne ve Tobruk'ta, Enver Bey'in Bingazi'de elde ettiği başarılar karşısında İtalya Çanakkale Boğazı'nı ablukaya aldı. Rodos ve On İki Ada'yı işgal etti.
18 Ekim 1912'de Osmanlı Devleti ile İtalya arasında imzalanan Ouchy (Uşi) Antlaşması sonucunda Trablusgarp İtalya'ya bırakıldı. Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'daki varlığı son buldu. İşgal altındaki Rodos ve On İki Ada ise antlaşma gereği geçici olarak İtalya'ya bırakıldı.
Uşi Antlaşması 18 Ekim 1912 tarihlidir; I. Balkan Savaşı da aynı günlerde başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin Trablusgarp'ı bu kadar hızlı bırakmasının sebebi budur: iki savaşı aynı anda yürütemezdi. Ayrıca Rodos ve On İki Ada'nın "geçici olarak" bırakıldığına dikkat et — antlaşma metnindeki ifade budur, fakat adalar geri alınamamıştır.
I. Balkan Savaşı'nda dört Balkan devleti Osmanlı'ya karşı birleşti; II. Balkan Savaşı'nda aynı devletler ganimet yüzünden birbirine düştü. Osmanlı Devleti kaybettiği Edirne'yi ikinci savaşta, savaşa taraf olarak değil, çatışmadan yararlanarak geri aldı.
Savaşa katılan Balkan devletleri: Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ.
30 Mayıs 1913'te Londra Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Edirne Bulgaristan'a bırakıldı, Midye-Enez hattı sınır kabul edildi ve Bozcaada ile Gökçeada dışındaki Ege Adaları Yunanistan'a verildi. Londra Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti'nin Rumeli topraklarındaki egemenliği ve Ege Denizi'ndeki varlığı sona erdi.
| Ölçüt | I. Balkan Savaşı | II. Balkan Savaşı |
|---|---|---|
| Taraflar | Osmanlı ↔ Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ | Bulgaristan ↔ Sırbistan, Yunanistan, Romanya, Karadağ |
| Osmanlı'nın konumu | Savaşan taraf, yenilen | Çatışmadan yararlanan taraf |
| Sonuç antlaşması | Londra Antlaşması (30 Mayıs 1913) | İstanbul (29 Eylül 1913) · Atina (14 Kasım 1913) |
| Edirne | Bulgaristan'a bırakıldı | Geri alındı |
| Fikrî sonuç | Balkan Savaşları, Osmanlıcılık fikrinin dağılmayı önlemede yeterli olmadığını ortaya çıkardı. Bu durum üzerine ülkede milliyetçilik düşüncesi hızla yayıldı. | |
Bâb-ı Âli Baskını sonucunda İttihat ve Terakki iktidarı tam anlamıyla ele geçirdi. Yani Balkan yenilgisinin siyasi faturası hükûmete kesildi ve ülkenin yönetimi tek bir cemiyetin eline geçti. I. Dünya Savaşı kararının nasıl alındığını anlamak için bu ayrıntı önemlidir.
Aynı dönemde devlet borç sarmalına girdi, buna karşılık büyük şehirlerde gündelik hayat hızla değişti. İkisi yan yana okunmalı: yoksullaşan bir devlet, modernleşen bir toplum.
Karışık sırayla gelen bilgiyi oku, ait olduğu konuyu işaretle. Gerekçesini anında göreceksin.
44 sorudan oluşan bu test ile bu üniteyi ne kadar kavradığını gör. Her sorudan sonra anında ayrıntılı geri bildirim alacaksın.
Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan ulusları dil, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirmeyi ve bir "Osmanlı milleti" oluşturmayı esas alır.
Müslümanların coğrafya, kültür ve milliyet farkı gözetilmeksizin bir bütün hâlinde ve halife tarafından yönetilmeleri gerektiğini savunur.
Kurtuluşun Türk milliyetçiliği ile sağlanabileceği, Osmanlı topraklarında yaşayan Türkler arasında millî bilincin uyandırılması gerektiği düşüncesine dayanır.
Her alanda Batı medeniyetinin ve Batı'daki modern gelişmelerin takip edilmesi gerektiğini savunur.
1870'lerin başında Osmanlı Devleti'nde Jön Türkler (Genç Osmanlılar) olarak anılan bazı aydınlar, 1889'da kurulan Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında muhalefete devam etmişti. Islahat yapılmazsa elde kalan son Balkan topraklarının da kaybedileceğini düşünen İttihatçılar, çareyi Meşrutiyet'in ikinci defa ilanında bulmuşlardı.
İngiltere ve Rusya arasında Reval Görüşmeleri gerçekleşti (1908). İttihat ve Terakki Cemiyeti, Bâb-ı Âli (Osmanlı Hükûmeti) üzerindeki baskılarını artırdı. II. Abdülhamit, 1908'de Meşrutiyet'i yeniden ilan ederek 1876'da hazırlanan Kanun-ı Esasi'yi tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı.
Meşrutiyet, hükümdarlıkla yönetilen bir ülkede hükümdarın başkanlığı altındaki parlamento yönetimine dayanan anayasal hükûmet sistemidir. Osmanlı Devleti'nde 1876'da yürürlüğe giren Kanun-ı Esasi, Türk tarihinin ilk yazılı anayasasıdır. Partilerin kurulması ile Osmanlı tarihinde ilk defa çok partili hayata geçildi.
Siyasi birliğini geç tamamlayan İtalya, sömürge elde etmek amacıyla 1911'de Osmanlı toprağı olan Trablusgarp'a saldırdı. Osmanlı Devleti, Trablusgarp'a denizden ve karadan asker gönderemedi. Bu nedenle bölgede Mustafa Kemal, Enver Bey, Fethi Bey gibi gönüllü subaylar görevlendirildi. Bu subaylar halkı teşkilatlandırarak mücadele verdi.
İlk savaşına katılan Mustafa Kemal'in Derne ve Tobruk'ta, Enver Bey'in Bingazi'de elde ettiği başarılar karşısında İtalya Çanakkale Boğazı'nı ablukaya aldı. Rodos ve On İki Ada'yı işgal etti.
18 Ekim 1912'de Osmanlı Devleti ile İtalya arasında imzalanan Ouchy (Uşi) Antlaşması sonucunda Trablusgarp İtalya'ya bırakıldı. Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'daki varlığı son buldu. İşgal altındaki Rodos ve On İki Ada ise antlaşma gereği geçici olarak İtalya'ya bırakıldı.
Fransız İhtilali'nin getirdiği milliyetçilik hareketleri; Rusya'nın izlediği Panslavizm hareketi; Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki varlığına son vermek. Savaşa Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ katılmıştır.
30 Mayıs 1913'te Londra Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Edirne Bulgaristan'a bırakıldı, Midye-Enez hattı sınır kabul edildi ve Bozcaada ve Gökçeada dışındaki Ege Adaları Yunanistan'a verildi. Londra Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti'nin Rumeli topraklarındaki egemenliği ve Ege Denizi'ndeki varlığı sona erdi.
Bâb-ı Âli Baskını sonucunda İttihat ve Terakki iktidarı tam anlamıyla ele geçirdi.
Balkan Savaşı'nın ardından Balkan devletleri arasında paylaşım mücadelelerinin yaşanması; Bulgaristan'ın, kendine karşı ittifak hâlinde olan Sırbistan ve Yunanistan'a saldırması; Romanya'nın Bulgaristan'a savaş açması.
Osmanlı Devleti, Balkan devletlerinin kendi aralarındaki bu çatışmadan yararlanarak Edirne, Kırklareli ve Dimetoka'yı geri aldı. Bulgaristan ile 29 Eylül 1913'te imzalanan İstanbul Antlaşması'na göre Meriç Nehri iki devlet arasında sınır kabul edildi. 14 Kasım 1913'te Yunanistan'la imzalanan Atina Antlaşması'na göre Ege Adaları'nın geleceği büyük devletlerin kararına bırakıldı. Balkanların kaybedilmesiyle burada yaşayan Türk nüfusun bir kısmı Türkiye'ye göç etti.
Balkan Savaşları, Osmanlıcılık fikrinin dağılmayı önlemede yeterli olmadığını ortaya çıkardı. Bu durum üzerine ülkede milliyetçilik düşüncesi hızla yayıldı.
Batılı devletlerden yüksek faizle ve büyük miktarda borç alındı. Alınan borçlar, ekonomiyi canlandırmaya yönelik yatırımlara yeterince dönüşemeden tüketildi. Bunun sonucunda devlet borç sarmalına girdi. Alacaklı ülkelerin, alacaklarını tahsil edememesi üzerine 1881'de Düyûn-ı Umûmiye İdaresi kuruldu.
İttihat ve Terakki iktidarı, tarım ve sanayide kendine yetecek bir ekonomi oluşturmak için millî şirketler, bankalar kurmak istedi. Bu doğrultuda 1913'te yerli sanayiye ayrıcalıklar verildi. I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla dış ticaret kesintiye uğradı; imparatorluğun toplam tüketiminin yaklaşık %20'sini oluşturan mal ve gıda ithalatı hemen hemen durdu.
Batı ile etkileşim sonucunda başkent İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde sosyal ve kültürel bir dönüşüm başladı. Otomobil, tramvay, telefon ve telgraf kullanımı yaygınlaştı; altyapı çalışmaları gözle görülür şekilde arttı. Basın yayın organlarının sayısı çoğaldı. Avrupa'daki örneklerden yararlanılarak kız öğrencilerin de eğitim alabileceği modern okullar açıldı. Güzel sanatlar alanında gelişme kaydedildi ve Osmanlı toplumu bale, opera gibi sanatlarla tanışmaya başladı.